Voina: Bir Rus Sanat Aktivizmi Hadisesi

Voina, Rusça’da “savaş” anlamına gelen ismiyle tanınan, Rusya’nın en radikal sanat kolektifi, bir güncel sanat olayı. Grup anıtsal, yurtsever sokak sanatı üretmek amacıyla 23 Şubat 2007’de kuruldu. Rus sanatçı Dmitri Prigov’u kendilerine idol olarak aldıklarını söylüyorlar. Ekip, sokaklarda çeşitli işler üreten 200’ü aşkın grup elemanına sahip.

Muhalif sokak sanatı yapmak üzere bir araya gelen ekip üyeleri cep telefonu kullanmıyor, hiçbirinin bankada hesabı yok, sürekli bir adresleri de yok. Sistemi ve getirdiklerini özel hayatlarında reddederken Ekim Devrimi’ne de selam göndermeyi ihmal etmiyorlar. Ve Rusya’nın temel probleminin sistem olduğunu, bunu değiştirme gerektiğini anlatıyorlar.

Ekip, 3 yıl önce performanslarına, Rusya’daki seçimlerin manasızlığına vurgu yapmak adına, Moskova Zooloji Müzesi’nde gerçek bir seks partisi performansıyla başladı. Bunun ardından devasa bir kuru kafayı ve ölüm tehlikesi işaretlerini Rusya hükümet binasının önüne yerleştirdiler.

Geçen senenin Haziran ayında ise bugüne dek gerçekleştirdikleri en provokatif eyleme imza atan grup St Petersburg’daki Liteiny Köprüsü üzerine 60m yüksekliğinde, dev bir penis çizdi. Köprünün açıldığı esnada gerçekleştirilen performansın amacı, açılan köprüyle birlikte penisin eski KGB merkez binası üzerinde yükselişi ve böylelikle “gözetleme” toplumuyla dalga geçmekti.

Grup üyelerinin performansları sırasında defalarca gözaltına aldıklarından ve haklarında açılan birçok dava olduğundansa bahsetmeye bile gerek yok herhalde. Zaten tahmin etmişsinizdir.

Grupla ilgili daha fazla bilgi için grubun düzenli olarak güncellenen web sitesi ziyaret edilesi: en.free-voina.org


“Kaldırımların altında kumsal var”

Bize kimin için çalıştığınızı ve neler yaptığınızı anlatır mısınız?

Yazarım. İşim felsefe, mimarlık ve kent teorisiyle bilgi teknolojilerinin karışımından oluşuyor. California Üniversitesi Calit2’de Tasarım ve Jeopolitik Merkezi’ni yönetiyorum. Burada nano mühendisler, bioteknoloji uzmanları, fizik teorisyenleri ve elbette çılgın sanatçılarla yan yana çalışıyorum.

Dünya kabuğunun %2 ‘sini oluşturan şehirler dünya nüfusunun %50’sini barındırıyor. Sizce bu durum daha uyumlu bir dünya yaratmakta mimar ve tasarımcıların önemini vurguluyor mu?

Eğer mimar ve tasarımcıların şehirlerin mimari ve tasarımlarından sorumlu olduğunu kabul edersek vurguluyor. Bu hem doğru, hem de değil. Şehirler, çeşitli yöntemlerle etki altına alabileceğimiz, başlı başına yaşayan organizmalar. Fakat şehir, göçmen ağları, lojistik ağlar, finansal ağlar, bilgi ağları ve bu gibi çok çeşitli farklı faktörün etkisiyle gelişmeye devam ediyor. Yakın zamanda, bu gelişmelerin, şehir üzerinde herhangi bir şehir planından veya master plandan çok daha fazla etkisi olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat dünya kentlerini, birbirinden izole haldeki, ayrı ayrı kalelerden ziyade tek, kütlesel birer kentsel organizma olarak düşünmeye odaklanmamız gerekiyor.

Belki de gelecekte şehirler için temel iki çatışma noktası, bir yandan formel ve informel kentleşme, diğer yandan da “açık” ve kapalı kentleşme arasında yaşanacak. Dünyanın hızlı büyüyen birçok mega şehrinde informel, açık mekanlar hem muazzam bir bilinmezlik hem de muazzam bir önem ve yeniliğe sahip. Bunlar adeta birer laboratuar. Fakat ne laboratuarı olduğunu henüz bilmiyoruz.

İyiyi yapmaya dair duyulan istek sizce daha iyi tasarım ve mimarlık olarak karşılığını bulacak mı? Sosyal girişimcileri ve yenilikçileri daha fazla beslemek için sizce neler yapılabilir?

Daha iyi tasarımın iyi bir şey yapmak olduğu düşünülebilir fakat iyi tasarım dediğimiz nedir? Neye göre iyi mesela? Tasarım bir “gösterme”dir. Tasarlamak her zaman yapmakla eş değer değildir. Tasarlamak aynı zamanda önermek, projelendirmek ve paylaştığımız dünyanın maddi çatkısını oluşturmak anlamına da gelir. Bu iyi bir şeydir.

İnternetin yeniliğin önünü açmaya bu denli uygun olmasının sebeplerinden biri de internetin her tüketim noktasının aynı zamanda bir üretim noktasına dönüşmesine izin verecek şekilde inşa edilmesidir.

Peki ya bir şehir de aynı yöntemle çalışırsa? Benim için iyi şehircilik alışveriş ve eğlencenin hatta daha kötüsü güvenliğin diktatörlüğü değil, şans faktörünün, enteresan karşılaşmaların ve kolektif deneyimlerin yaşanabildiği sağlıklı bir bütünlüktür.

Parçaların ve atomların şehirciliği daha fazla etkisi altına alması herkesin kendini bir hücreye kapattığı renksiz ve yaşam enerjisini kaybetmiş mekanların yaratılmasına sebep oluyor. Bunun tersine global kent deneyimlerimizi, paylaştığımız mekanları çok daha açık ve eğlenceli bir hale getirebiliriz. “Kaldırımların altında kumsal var.”

Teknoloji insanları aydınlatmak, eğitmek ve özgürleştirmek için bir araç olarak kullanılıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Evet ve aynı zamanda tam tersini de gerçekleştiriyor. Her zaman da böyleydi. Artık teknolojiyi “kullandığımız” bir şey olarak düşünmekten vazgeçmeliyiz. Teknoloji hayata dair bir politikadır. Daha iyi bir teknolojiye sahip olursak sınırları aşacağımıza dair görüş yanlış. Paul Virilio’nun ünlü sözlerini örnek verirsek “yeni bir teknolojinin bulunması yeni bir kazanın da bulunması anlamına geliyor”. Tam tersi de, yani her yeni kazanın yeni bir teknolojik yenilik ürettiği de doğru ama bu ne tür bir teknoloji?

Üretmeye devam etmenizi sağlayan nedir?

Ürettiğimiz tüm bu cümleler ancak birisi, hatta belki de hiç tanımadığımız birisi bu sözlerden birisini alıp onu asla tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde kullandığında anlam kazanıyor. Ben ham malzemeyi üretip bunu insanların kullanımına sunmaktan dolayı mutluyum.

(Kaynak: The Guardian, Benjamin H Bretton Ropörtajı)

(Yazı ilgimi çekince bir kısmını çevirip yayınlamak istedim. Çeviri bana ait ve oldukça aceleyle yapıldığı için hatalar içermesi muhtemeldir. O yüzden ilginizi çekerse orjinal metine de bakmanızı tavsiye ederim.)


30 yıl önce 30 yıl sonra

“The Real Face of Turkey, 1980 (UK)
Poster for the planned Amnesty International Turkey campaign in 1980, which never took place due to the military coup of September 12, 1980. The poster, aimed at potential tourists to the country, wanted to increase awareness of human rights violations in Turkey

1980’de kurulması planlanan Türkiye Af Örgütü kampanyasının afişidir. Kampanya 12 Eylül 1980 darbesiyle amacına ulaşamamıştır.”

 

Kaynak: The Guardian


densiz derken?

Aklım sürekli Sabahat Tuncel’e takılıyor. Dönüp dönüp iziliyorum o sahneyi. Çok etkliyor beni öfkesi, ama daha çok kederi…

Sonra Hrant’ın ayakkabısı geliyor gözümün önüne, daha dün yerde sürüklenen gencecik kadın öğrencilerin çığlıkları, Metin Göktepe’nin yaralı yüzü…

Cinnetsel zamanlarda yaşıyoruz. Hiç değilse ben öyleyim. Sürekli öfkelenerek, sürekli canı yanarak okuyorum haberleri. Okumamaya karar verip verip bozuyorum kararımı, dayanamıyorum. Kapayamıyorum gözlerimi, görmemenin, duymamanın hafifliğine kaptıramıyorum kendimi. Gizli gizli istiyorum galiba ama beceremiyorum.

Birkaç ay önce, yine böyle morallerimiz bozulmuş, sürece dair konuşurken Marco, bu süreçte ister istemez tekrar politize olacağımıza dair bir öngörüde bulunmuştu. Bu kadarına da dayanamayıp sokaklara döneceğimiz demişti. Haklı belki de, hem neden dayanalım ki?

Neden diye düşünüyorum, neden bu kadar etkilendim Sabahat’in attığı tokattan, neden bu kadar sarsıldım. Sonra fark ettim, onun yılgınlığında, kederinde ve hatta dayanamamasında kendi yılgınlığımı, kederime gördüm ben. Yıllara yayılan suskunluğumu, elimden bir şey gelmemesini, olduramamayı…

Şimdilerde Sabahat’a savaş borazanlarını çalıyor onca masum insan ölürken “şiddete” alkış tutanlar. Görmezden gelenler, kafasını çevirenler. Varsın çalsınlar ama önce durup bir kadını, bir milletvekilini o çaresizlik, o mutsuzluk içine sokan neydi diye düşünseler ya..

Ve iyi ki diyorum çalışmışız Sabahat Tuncel’in seçim kampanyasında, iyi ki desteklemişiz… Hayat kendini ister istemez doğruluyor bazen.


Ateşin Düştüğü Yer

Cumartesi günü fırsat yaratıp Depo’daki Ateşin Düştüğü Yer sergisini gezme şansı buldum. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü vesilesiyle açılan sergi, farklı sanatçıları ve sanatçı gruplarını insan hakları çerçevesinde Depo’nun çatısında topluyor.

Depo’ya adımınızı attığınızda avaz avaz İstiklal Marşı’nı okuyan bir çocuk sesi karşılıyor sizi. O sesi takip edip üst kata yöneliyorsunuz, yerlerde krılmış kalemler, cezaevinden yazılan mektuplar, duvarlarda gazete küpürleri var. Birden tam karşınıza kocaman bir yazı çıkıyor; “Kızımın parçalarını eteğimde taşıdım”. Kışladan atılan havan mermisiyle hayatını kaybeden 14 yaşındaki Ceylan’ın annesi Saliha Önkol’un sözleri bunlar.  Ardından çeşitli, sanatçıların resimleri, yerleştirmeleri, kolajları ve videoları sarıyor etrafınızı. Türkiye’nin insan hakları  ihlalleri tarihinin tam göbeğindesiniz artık. Tek tek hatırlıyorsunuz, öldürülen gazetecileri, yakılan köyleri, işkenceleri, katliamları…

TİHV, hala ateşin düştüğü yedeyiz diyor bu sergiyle, nasıl 20 yıldır olduysak hala burdayız. Sergi, hem ziyadesiyle zayıf olan toplumsal belleğimizi canlandırıyor, hem de ağır bir tokat gibi oturuyor yüreğimize. Hakikatle yüzleşmek her zaman zor olmamış mıdır zaten.

20 Nisan’a kadar sürecek olan sergide Türkiye’de yaşanan her türlü hak ihlaline karşı yapılan çalışmalar sergileniyor. 131 sanatçının videodan enstelasyona, resimden kolaja çok çeşitli işleriyle katılıdığı sergi, Türkiye’nin son 30 yıllık insan hakkı ihlalleri sürecine dair oldukça geniş bir panaroma sunuyor.

Küratörlük veya sponsorluklardan bağımsız, tamamen gönüllülük temelinde kollektif katkılarla oluşturulan sergiye bu kadar çok sanatçının çalışmalarıyla katılması ise insana umut veriyor. Hele de bunca iyi çalışmayı birarada görme frsatı kaçırılmaya gelmez.

Sergi bilgileri için…


Uyanış

“Çok afedersiniz ama bok gibiyim” dedi, arjantinde kalan birasını kafasına dikip masadakilerin şaşkın bakışları ve fısıldaşmalarına aldırmaksızın kalktı, arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Başında gittikçe müzminleşen bir ağrı, kronik uykusuzluk ve hayatından ezeli memnuniyetsizlik içerisindeyi. İki buçuk yıllık derin uykudan hayata uyanmak beklediğinden çok daha ağır gelmişti.

İki buçuk yıl ve uyunan rüyasız bir uyku…

O, dizginlenmiş beyin kimyasallarının yumuşacık yatağında, alemlerin en alemindeyken hayat akmaya devam emişti elbette. Yarım kalan her şey tozlanmış, dışarıda unutulanları bırak, buzluktakiler bile küflenmişti.

İki buçuk yıl, nerden baksan hayatının 10’da biri…

Çocukken hayatı 3 evreye ayırmıştı, aynı Sartre’ın üçlemesindeki gibi: uyanış, bekleyiş ve tükeniş. Her tükeniş derin bir uykuyla sonlanıyordu ve her uykuyu kısır bir döngü misali uyanış takip ediyordu.

En sancılısı hangisiydi, asla kestiremeyecekti belki ama “uyanış”, hele de bu defa uyuma süresinin uzunluğu ve uyandığı koşullar düşünüldüğünde fazlasıyla can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.

Ardından en nefret ettiği “bekleyiş”in geleceğini ve bunu da nerde, ne zaman karşına çıkacağını asla kestiremediği “tükeniş”in takip edeceğini bilse de bitsin istiyordu artık. Bu “uyanış” kendi içinde bir “bekleyiş” e dönüşmeden bitsin…


Kadın Sığınma Evlerini Tasarlamak

Türkiye’de Kadın Sığınma Evleri 1990’ların ilk yarısında tartışılmaya başlandı ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çabasıyla 1995’te Mor Çatı tarafından ilk kadın sığınma evi açıldı. Kadın sığınma evleri fiziksel, duyusal, cinsel ve ekonomik şiddete uğrayan kadınların, psiko-sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesi ve bu süreçte varsa çocuklarıyla birlikte yatılı olarak kalabilmeleri için 1960’larda ilk olarak Avrupa’da ortaya çıkan yerler. 1995 yılında ilk sığınma evinin kurulmasının ardından Türkiye’de 1995 ile 2004 yılları arasında sadece 3 büyük ilde toplam 9 adet sığınma evi açıldı. 2005 yılına gelindiğinde Avrupa Birliği’ne uyum süreci nedeniyle çıkarılan yasaya göre ise nüfusu 50.000’i geçen tüm belediyelerde en az bir kadın sığınma evi bulunması zorunluluğu getirildi.

2005 yılında Avrupa Birliği’ne uyum süreci nedeniyle çıkarılan yasaya göre ise nüfusu 50.000’i geçen tüm belediyelerde en az bir kadın sığınma evi bulunması zorunluluğu getirildi. Eğer bu yasaya göre davranılabilseydi şu anda 3.000 civarında kadın sığınma evi bulunması gerekiyordu fakat günümüzde sığınma evlerinin sayısı 30 civarında.

Problemler sadece sığınma evlerinin sayısının azlığıyla da bitmiyor. Var olan sığınma evlerinin hem kapasiteleri az hem de birçoğu apartman dairelerinin dönüştürülmesiyle kurulduğu için işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Oysa bir kadın sığınma evinin kurulmasından öte tasarlanması önemli. Yurt dışında, özellikle de Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde kadın sığınma evleri bir tasarım ve anlayış doğrultusunda planlanıyor, sığınma evlerinde olmazsa olmazların listeleri çıkarılıyor.

Sığınma evlerinin planlanmasını en çok dikkat edilmesi gereken nokta gizlilik. Sığınma evinde kalan kadınların şiddet gördükleri kişi veya kişiler tarafından yerlerinin bilinmemesi onların can güvenlikleri için oldukça önemli fakat şu anda mevcut olan sığınma evleri şehrin içinde veya dışında apartman dairelerinden dönüştürülmüş yapılar olduğu için bu gizlilik koşulunun sağlanması oldukça zor. Perdeleri kapatmak, balkona ve dışarı çıkışların yasaklanması veya kontrollü hale getirilmesi gibi alınan önlemler zaten travmatik bir durum yaşamış olan kadınların tam anlamaıyla izole olmasına, bir anlamda hapis hayatı yaşamasına neden oluyor. Oysa kadınların tedavi süreçlerinde sosyalleşmeleri çok önemli bir basamak.

Bu basit güvenlik sorunu Avrupa’da tasarlanan sığınma evlerinde iç avlular, gizli bahçelerle çözülüyor. Dışarıya mümkün olduğunca kapalı içeriye ise mümkün olduğunca açık mekanlar tasarlanarak kadınların hem güvenliklerinin sağlanması hem de gerekli sosyal ve ruhsal konfora sahip olmaları sağlanıyor.

Sığınma evlerinin tasarlanmasınada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise sığınma evine kadınların 24 saat boyunca, sadece telefon ederek ulaşabilmeleri. Böylelikle kadınların zarar görmeleri minimuma indirilebiliyor. Sığınma evlerinde 24 saat boyunca irtibat kurulabilecek görevlilerin yanı sıra 24 saat hizmet veren bir sağlık ekibi, hatta mümkünse dispanser olması gerekiyor. Bu birim hem tıbbi, hem de psikolojik rahatsızlıklar durumunda kadınlara yardımcı olmalı. Ayrıca sürekli bir sosyal görevli ve hukuki destek verebilecek bir birim de olmalı. Bu da sığınma evinde sürekli olarak çalışma yürütebilecek oldukça kapsamlı bir büro anlamına geliyor. Maalesef ülkemizde henüz bu kadar gelişmiş bir sistem yok ve kadınların ihtiyaçları anında halledilemiyor. Bunun yanında yurtdışındaki sığınma evlerine ulaşmak bir telefon kadar yakınken ve başvuru yapan tüm kadınlar sığınma evine kabul edilmeseler bile destek alabilirlerken Türkiye’de sığınma evlerine hem ulaşmak ve kabul edilmek uzun bir bürokratik prosedür gerektiriyor.

Şu anda var olan sığınma evlerinin kapasitelerinin azlığı da bir diğer önemli problem. Konforlu koşullarda en fazla 30 kadını barındırabilen sığınma evleri bazı durumlarda 250 kişiyi barındırmak durumunda kalıyor. Konya’daki sığınma evi buna en iyi örnek. 30 odalı sığınma evine şu anda 250 kadın kalıyor ve hala sırada bekleyen iki bin kadın var.


Dünyadan ve Türkiye’den Planlama Örnekleri

Sığınma evlerinin önemli amaçlarından biri fiziksel veya psikolojik travma geçirdikten sonra sığınma evine gelen kadınların bu travmalardan kurtulmasını sağlamak. Travmalar bazı durumlarda bir yıldan uzun süre atlatılamıyabiliyor. Travmalarını atlatan kadınlar ise meslek edindirme yöntemleriyle kendi ayakları üzerinde durabilecek duruma gelmeleri gerekiyor. Bu da sığınma evinde gelişmiş bir eğitim ve meslek edindirme sisteminin kurulmasını, atölyelerin ve dersliklerin bulundurulmasını gerekli kılıyor.

Ayrıca sığınma evlerine gelen kadınların neredeyse tamamı çocuk sahibi. Konya’daki sığınma evine gelen kadınların çocuk sayıları 5 – 10 arasında değişiyor. Bu nedenle çocukların bakımı ve rahabilitasyonu da önemli rol oynuyor. Sığınma evlerinde kreşler, eğitimler, etütsalonları ve hatta kitaplık ve okuma odalarının bulunması gerekiyor.

Tüm bu tablo değerlendirildiğinde günümüzde sadece odalardan, mutfak ve oturma odasındna oluşan sığınma evleri oldukça yetersiz, planlama eksikliklerinden dolayı kadınların iyileşmesini imkansızlaştırıyor.

Yurtdışındaki sığınma evlerinden SafeHeaven’da 24 saat kriz telefonları ve kriz birimleri, acil durum sığınakları, hukuk danışmanlığı, sosyal destek, eğitim servisleri bulunuyor. Her bir servis kendi içerisinde birçok işleve bölünerek hareket ediyor. Hatta bazı sığınma evlerinde Türkçe, İspanyolca…vs bilen özel görevliler bile bulunuyor.

Sığınma evleriyle ilgili en büyük ihtiyaç elbette ki sayılarının ve kapasitelerinin bu denli az olması. Fakat var olan ve gelecekte yapılması plananan sığınma evlerinin gerçek gerekliliklere göre planlaması ve buralara sığınan kadınların gelişimlerini sağlayabilecekleri koşullara kavuşturulması oldukça önemli. İşte bu noktada en önemli unusur planlama ve tasarım.

*Bu yazı ilk olarak 2007 tarihinde Arkitera.com web sitesinde yayınlanmıştır.

Link: http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=14984


Korkuyorum

Korkuyorum…

Gazetecinin insanlık suçu işleyeninin değil, insanlık suçunu ortaya çıkaranının yargılanıyor oluşundan

Her türlü insani değere küfretmenin yüceltilip düşmanlıkların körüklenmesinden

Taşı toprağı altın memleketin toprağının altından çıkan toplu mezarlara karşı kimsenin gıkının çıkmamasından

Her gün karşılaştığım haksızlıklara karşı kendimin bile tepkisizleşmeye başlamasından

Hiç utanmadan memleketin tarihinin toprağa gömülmesinden

Güzel insanların hep bu memleketi terk etmek zorunda bırakılmasından

İnsanlığın temeli olan “su”yun böyle fütursuzca satılmasından

Günde ortalama 3 kadın cinayeti işlenmesine rağmen “erkekler kadınları öldürüyor” denilmesine bile bazı “erk”eklerin tahammül edememesinden

Korkuyorum…

 

 


>Bir "Hukuk" Hikayesi

Bazı binalar nasıl ki insanlarla yaşarsa, bazıları insanlara rağmen hayatını sürdürür. Bizim gibidir binalar da, bazıları yaşlandıkça çökerken kimisi de yıllar geçtikçe güzelleşir.

Tam da böyle bir bina aslında Hukuk Fakültesi veya mimarının verdiği ismiyle Amfiler Bloğu. İnşa edildiği dönemde (ki 50’lerin ikinci yarısıdır) belki komşusu olan Edebiyat Fakültesi’nin mimarı Sedat Hakkı’lardan etkilenmiş, sırtını dayadığı Rektörlük binasının (ki eski Serasker’dir kendileri), şaşaalı süslemelerine karşın sadeliği seçmiş.  Beraber inşa edildiği, tam karşısındaki (şu anki İktisat binası) Enstitüler bloğuyla rektörlüğü de aralarına alıp dünyalar güzeli bir avlu yaratmış.

 

 

Sizler de tanıyorsunuz aslında onu. Ne zaman bir sınav haberi yayınlansa televizyonda onun muhteşem 1 No’lu Amfi’sinin ahşap sıralarında test çözen gençleri görürsünüz. Ne zaman tarihi bir okul filmi çekilse, yine amfileriyle ve revaklı avlusuyla karşınızdadır. Belki bazılarınız sıralarını dahi eskitmiş, geniş, ferah koridorlarında volta atmışsınızdır.

Zamanla bölük pörçük edilen, zamanının kesintisiz, ferah koridorlarıyla, bütçe eksikliğinden aslında tamamlanamamış ve bu yüzden akustiği sürekli dert olan 1 No’lu amfisiyle, iç bahçeleriyle, zamanın modası karo mozaikleriyle, Süleymaniye’ye göz kırpan ince uzun, taş revağıyla, bize rağmen güzel, bize rağmen mağrur. 

 

Beş aydır onunla yatıp kalkıyorum ama onu her görüşümde yeni, ufacık bir detayını farkediyorum veya avlusu ilk günkü gibi büyüleyici gelebiliyor bana. Bazen ona rağmen unutuyorum onu, sürekli onunla uğraşınca, o bir iş haline gelip rutinleşince yabancılaşıyorum ona. Ama her gördüğümde yeniden depreşiyor duygularım, yeniden görüyorum onu, yeniden güzel oluyor o, hem de çok güzel. 

 

Şimdilerde terk etmeyi düşünüyorum sık sık onu. Ondan değil, onun bana gelişinden elbette bunun sebebi. Belki göremem onu uzun süre, belki dekanın istediği gibi “modern” bir bina yaparlar onu, saçlarını kazıyıp, hunharca tıraş ederler her yanını. Kim bilir?

Bazen düşünüyorum da belki de mimar olamayacak kadar çok seviyorumdur binaları…

>Dur-Du

>

Başkalarının hikayelerini düşünüyordu o sabah. Her sabah olduğu gibi trenin puslu pencerelerinden boş peronları, ıssız istasyon binalarını, güne çoktan kaybetmiş başlayan insan yüzlerini seyrederken, neden başka hikayelere, uzak anılara bu denli değer verdiğini düşünüyordu. Hiç tanımadığı insanların, pek de aşina olmadığı belli belirsiz mimiklerinin ardından çıkarmaya çalıştığı hikayelere neden bu denli takıldığını ve neden bunları, tanıdık yüzlerin, sıcak bakışların, belki biraz kendine dair hikayelerine tercih ettiğini düşünüyordu.

Dostlarından mı kaçıyordu yoksa kendisinden mi? Hayattan mı saklanıyordu yoksa hayatı yakalamaya mı çalışıyordu? Her şey, trenin kirli camlarından görünen istasyonlar gibi hafif puslu, çokça da kafa karıştırıcıydı.

Yıllar önce, taze kaybettiği bir dostu, dostlarını kaybetmeye daha alışmamışken, kalbi nasırlaşmamışken daha, ayrı pencerelerinden bakacağız demişti, ters yöne giden trenlerin birbirinin aynı pencerelerinden. Cesurca bir kahanetti belki bu ve her cesur kehanet gibi gerçekleşmişti eninde sonunda. Oysa tüm bunları düşünmek için çok geç değil miydi?

“Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

Sorular soruyordu birbirinin ardına, çoktandır kaçmayı denediği soruları sıralıyordu teker teker. Cevaplarsa her yeni gelen soruyla beraber önemini biraz daha yitiriyordu sanki. Esas olan sorulardı artık, gerisi ise teferruat.

En çok boğularak ölmekten korkardı küçükken. Şimdiyse boğularak yaşanan, başsız sonsuz hikayelere hapsetmişti kendi.

Bile isteye hem de.

Göre göre.

Bile bile.

Trenin puslu camlarından gerçekdışılaşan, o camların içindeyse belki biraz solgun, belki biraz yorgun veya kırık ama yılgınlığına rağmen gerçek olan hayata baktı. Sağında solundaki yabancı suretlere, ışığını yitirmiş tüm o renklere…

Müzik durdu sonra.

O durdu.

Tren durdu.

Hayat durdu.  

Alıntı: Murathan Mungan – Yalnız Bir Opera

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.