Aklım sürekli Sabahat Tuncel’e takılıyor. Dönüp dönüp iziliyorum o sahneyi. Çok etkliyor beni öfkesi, ama daha çok kederi…
Sonra Hrant’ın ayakkabısı geliyor gözümün önüne, daha dün yerde sürüklenen gencecik kadın öğrencilerin çığlıkları, Metin Göktepe’nin yaralı yüzü…
Cinnetsel zamanlarda yaşıyoruz. Hiç değilse ben öyleyim. Sürekli öfkelenerek, sürekli canı yanarak okuyorum haberleri. Okumamaya karar verip verip bozuyorum kararımı, dayanamıyorum. Kapayamıyorum gözlerimi, görmemenin, duymamanın hafifliğine kaptıramıyorum kendimi. Gizli gizli istiyorum galiba ama beceremiyorum.
Birkaç ay önce, yine böyle morallerimiz bozulmuş, sürece dair konuşurken Marco, bu süreçte ister istemez tekrar politize olacağımıza dair bir öngörüde bulunmuştu. Bu kadarına da dayanamayıp sokaklara döneceğimiz demişti. Haklı belki de, hem neden dayanalım ki?
Neden diye düşünüyorum, neden bu kadar etkilendim Sabahat’in attığı tokattan, neden bu kadar sarsıldım. Sonra fark ettim, onun yılgınlığında, kederinde ve hatta dayanamamasında kendi yılgınlığımı, kederime gördüm ben. Yıllara yayılan suskunluğumu, elimden bir şey gelmemesini, olduramamayı…
Şimdilerde Sabahat’a savaş borazanlarını çalıyor onca masum insan ölürken “şiddete” alkış tutanlar. Görmezden gelenler, kafasını çevirenler. Varsın çalsınlar ama önce durup bir kadını, bir milletvekilini o çaresizlik, o mutsuzluk içine sokan neydi diye düşünseler ya..
Ve iyi ki diyorum çalışmışız Sabahat Tuncel’in seçim kampanyasında, iyi ki desteklemişiz… Hayat kendini ister istemez doğruluyor bazen.



23 Mar 2011 at 1:23 pm
“deni” de “den” gibi soysuz, alçak anlamına geliyor… bir de asıl “dünyaya ait olan” anlamına geliyor… densiz demek iltifat oluyor…
23 Mar 2011 at 1:26 pm
çok hoşmuş
31 Mar 2011 at 6:06 am
o milletvekili seçildiğinde, sevinçten havaya zıplamıştım…
ha bu arada, ne kadar “densiz”sin melisim sen de:)
31 Mar 2011 at 6:16 am
aa efenim o sizin densizliğiniz
)