Category Archives: deliler evi

>Çocukluğuma Dair

>

Türküm doğruyum nidalarıyla büyüdüm ben, çocukluk şarkılarım Yunanlılar’ın gemilerini batırmak veya düşmanları denize dökmek tandanslıydı. Ne zaman bir çocuk televizyona çıkıp dünyada “barış” dilese çok şaşırırdım mesela. Barışın ne olduğunu çok sonra öğrenecektim çünkü.


İç ve dış “mihrak”lardan bahsederdi öğretmenim sosyal bilgiler derslerinde. Bunların bir nevi düşman olduğunu anladığımdaysa çok korkmuştum. Ya biz de Irak’lılar gibi sığınaklara inmek zorunda kalırsak diye gecelerce uyuyamamıştım. Evet, Körfez Savaşı çocuklarıydık biz ve Uğur Mumcu öldüğünde, teyzemin arkadaşının, Uğur Mumcu’yla resmen tanışmadığı halde neden öyle çok ağladığını uzun yıllar anlayamadım.

İlk kez Kınalıada’ya gitmeye başladığımda, benden daha esmer olan arkadaşımın annesinin adının “mama” olduğunu sandım bir süre. Sonradan annem anlattı, başka diller de varmış meğer, başka kökenden, başka diller konuşan insanlar varmış. “mama” anne demekmiş. Çok şaşırdım ve biraz da kıskandım. İtiraf etmeliyim, bir süre anneme “mama” dedim.

Farklı olan her şey çok büyüleyici geliyordu o zamanlar. Sıradan olmaktı utanç verici olan, farklı olmak değil. Ve sonradan Selanik göçmeni olduğumuzu öğrendiğimde o kadar çok sevindim ki bunu bütün sınıfa anlattım. Oysa annem herkese anlatma demişti ama dayanamadım.

Annemin Alevi ve Kürt arkadaşları da vardı. Ama bunları bana sır verir gibi anlatırdı hep. Ben de bu çok gizli bilgileri edindiğim için şişinir, yine de arada ağzımı tutamaz, arkadaşlarıma büyük gizlerden bahseder gibi anlatırdım.  

En az bunlar kadar kafamı karıştıran şey, insanların Adem ve Havva’dan mı yoksa maymunlardan mı geldiğiydi. Dayıma sordum ama bana cevap vermek yerine, ben ne dersem ona inanacaksın, o yüzden sana cevap veremem, buna sen karar vermelisin demişti. Elbette ısrar etmiştim ama çok kızdı. O yüzden de bir daha kimseye sormadım.

Bir de hiç unutmam, anneme biz sağcı mıyız solcu muyuz diye sorduğumda kıpkırmızı olmuştu. Hele hele solcuyuz biz di mi diye ısrar edince, kızılca kıyameti koparmış, önce sen bir büyü demişti. Kesinlikle ısrarcı bir çocuktum ve huyum kurusun, bir şey sorarken aslında çoktan kararımı vermiş olurdum. Hala biraz öyleyim galiba.

Bir keresinde de dayıma çok kızmıştım. Çünkü dolaptaki rakı şişesini göstererek, işte Atatürk bundan öldü diyordu. Annem de kızdı dayıma sonra, dedi ki konuşma bunları çocuğun yanında.


Yine de şanslıydım, dini bağları da milli aidiyeti de güçlü olmayan bir ailede büyüdüm. Şanslıydım, kendi düşünce kalıplarını bana empoze etmek yerine beni akışına bırakan aile büyüklerim oldu. Mutlu bir çocukluk geçirmedim şüphesiz ama hiç değilse özgürdüm.  


>artık

>

Çokça zamandır ağzımda aynı mısralarla bekliyorum kendi mucizemi. Evet, “ya bu gece harikalı bir şeyler olsun / yahut bir bomba gibi / infilak edecek başım”. Ve kendi mucizemi yaratmaya karar verdiğim şu an, sisler arasından belirginleşen bir karaltıya ihtiyacım var. Hem de deliler gibi.

Beyin nöronlarım arasında, son zamanlar sık sık bazı kopmalar yaşanıyor, farkındayım. Başladığım cümleleri bitiremiyorum, bazen başlanan cümlelerin sonuna yetişemiyorum. Şu sıralar benimle konuşmak ya cinnete davetiye ya da bir sit com kıvamında, bunun da farkındayım.

Geçenlerde ajandama not düşmüşüm, her değişimin sancılı olduğundan bahsetmişim. Değişmeye karar verdiği an kendini değişmeye başlamış bulan biriyim oysa ben. Bukalemun gibiyim bazen, biliyorum. Ama bu kolay olduğu anlamına gelmiyor maalesef.


Önce evimden başladım toparlamaya. Yavaş yavaş sıra bana da geliyor sanırım.

Yüksek lisansıma, madem hala atmadılar, devam etmeye karar verdim. Tez konumu değiştirmem ve kendime yeni bir okuma listesi yapmam lazım. Ama tüm bunların yanında yeniden çalışmaya başlamam lazım. Ve bir de yazmak var elbette. Daha çok okuyup daha çok yazdığım, haliyle daha çok nefes aldığım ve kendime daha fazla zaman tanıdığım bir kurgu lazım bana. Upuzun bir almak istediğim kitaplar listem var mesela. Ve dergilerimi de epeydir ihmal ettim.

Zaman ise resmen en büyük düşmanım şu anda. Ne yaparsam yapayım sığdıramıyorum kendimi.

Ve bir de müzmin yorgunluktan muzdaripim birkaç haftadır. Bir türlü geçmeyen bir grip var mesela. İlaçla 7 gün, yatarak bir hafta olan grip bende neden havalar ısınana kadar sürer her kış, bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Dinlenmem lazım biliyorum ama beş yıl geriden geliyorum ve durdurursam yine darmadağın olmaktan öyle korkuyorum ki…

Bu yazıyı epey eğlenceli kurgulamıştım kafamda itiraf etmek gerekirse. Ama şu lanet olası hüznü içimden çekip çıkaramıyorum bir türlü. Bahar gelse her şey düzelecek sanki. Hatta… Bahar gelsin…

Şiir: Atilla İlhan

>gibi gibi

>


Simon de Bouvier’in “Konuk Kız”ını ikinci defa okumaya başladım. Buna ihtiyacım olduğunu biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim. İlk sayfadan “evet” dedim, tekrar okumanın tam zamanı, tam yeri.

Tek boş günüm olan naçizane Pazar günümü 12 saat temizlik yapmak suretiyle haşat ettim. Ama sanki değdi, gibi gibi.

Sakinleştiriciyi kesin suretle bıraktım ve hala yaşıyorum. Kesinlikle umut verici. Ve hala hastayım fakat bu sefer antibiyotikleri almayı ihmal etmiyorum. Bu da bir şey. Ve iki gündür tekrar yemek yemeye başladım. Olacak gibi gibi.

İş arıyorum. İş bulmalıyım. Çok can sıkıcı bir süreç ve evet, sevmiyorum.

Bir de bunca zamandan sonra benden normal davranmamı beklemenin nerden bakarsak bakalım haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bundan başkasını görmemişken, bunun normal olan olduğunu düşünmemek garip değil mi?

Kendimle baş başa kalmayı çok özlemişim. Kendimi özlemişim. Çok mu ihmal ettim nedir?

Biraz canım sıkkın. Çok ağladım, belki ondandır. Yoksa canım sıkkın olduğu için mi ağlamıştım? Karışık…

Rüyamda Caddebostan sahilde kocaman bir plaj vardı ve Cezayirli bir Fransız’la yüzüyorduk. Genet, sen ne yaptın bana…

>her şey yolunda

>

- Hayatımda gördüğüm en sıçış kabusu dün gece itibariyle görmüş bulunmaktayım. Asansörde tartıştığım ve bana saldıran bir kadını, paramparça olana kadar dövdüm. Etrafa et, bağırsak ve beyin parçaları saçıldı. Yanımda anneannem vardı fakat ben yaşlardaydı. Sonra birlikte gidip uyuduk. İşin garip yanı, o esnada anneannemle birlikte yeni yılı kutlamak için bir uzay yolculuğunda olmamızdı sanırım.


Kabus tabirim ise; sakinleştiriciyi bırakmaya çalıştığım dönemde, nezle ilaçları ve reglinin etkisine bir de Black Swan’ı taze izlemiş olmak eklenince hayal gücünün sınırı yokmuş. Denedim oldu. Açıkçası hala fenalardayım… yok ama her şey yolunda…

- Pazar gecesinden beri hastayım. Pazartesi zar zor işe gelip, eve kendimi zor attım. Pazartesi akşamından Çarşamba sabahına kadar uyudum. İki gündür de işe hayalet gibi geliyorum. Evet, kesinlikle bu salgın gerçekmiş ve ben yeterince ciddiye almamışım. Zaten hasta olduğumu da yeterince ciddiye almadığım ve ilaç içmeye geç başladığım için geldi bunlar başıma. Neyse… her şey yolunda…

- Garip bir alışkanlık edinmeye başladım sanırım. Arada bir şeyler yazıyorum. Yok yani, buraya yazdıklarım gibi değil. Zaten kağıda yazıyorum, o an ne bulursam onun üstüne. Sonu başı olmayan bir hikayeden birkaç cümle çıkıyor genelde ortaya ve tekrar okuduğumda hepsinden nefret ediyorum. Ama yırtıp atmıyorum henüz. Ve evet, her şey yolunda…

- Jean Genet’nin Paravanlar’ını okuyorum birkaç gündür. 1,5 yıl önce kendisiyle bir sahne tasarımı dersinde, Balkon oyunuyla tanışmış ve ilk görüşte aşık olmuştum. Elbette dersi yarıda bıraktım, beni çok heyecanlandıran birçok şeyde olduğu gibi. Ama Genet… Hizmetçiler’i okumadan yorum yapmak istemiyorum aslında oyunları hakkında ama pirim, güzel insanın dediğini paylaşabilirim sizlerle hiç değilse. Genet, oyunlarını kesinlikle oynanmaları için yazmıyor. Genet’ye içelim o zaman, ama pardon ben içkiye de ara verdim…

>mimar dediğin

>

-          mimar dediğin yeri gelince officegirl, yeri gelince çaycı, yeri gelince ayakçı, yeri gelince de teknik ressam değil mi zaten… (itiraf: patronumu sevmesem bi dakka durmam veya lanet olsun içimdeki insan sevgisine)

-          şarabımı içtim, rahatladım. rahatlatan şaraptan ziyade muhabbetti ama olsun. şarap da candır.

-           big bang theory’nin kaçırılan bölümlerini izledim. neşeme neşe kattım.

-         - kış güneşi güzel bir şey..evet evet..yaz çocuğuyum, izmir’liyim, güneşi seviyorum, budur… (ve fekat kendisine alerjim var, olsun)

-          bu roman beni kötü alışkanlıklara meylettiriyor a dostlar.. şimdi anlıyorum marco’nun okuduktan sonra yaptığı değişik (ve sonu darmadağın olmakla biteceği aşikar) tekliflerini.

-         annem geldi.. anne de candır. hele hele annenin bugün günü varsa ve gün sonrası anneye yemeğe gidilecekse daha bi candır. ve hatta biramız, rakımız da hazır edildiyse o artık anne değil, aşktır. (itiraf: annemi çok özledim ki…)

-         bir de marco tanıdığım en bahtsız adamdır. kızmasın diye burada son bahtsızlığını lanse etmiyorum fakat ben bu kadar bahtsız bir adam görmedim yaa (kadın gördüm, bkz. glddt )

>sanki

>

- dehşetengiz (o ne be) bir 2011’e başlangıç yapmış durumdayım. ofiste işler karışıyor..dırın dırın dırın… (çalışma arkadaşının dedikodusunu patronuya yapan insan, evet işte o namussuz benim)
- 2011’de trenime ve haydarpaşa’ya kavuştum lay lay lommm
- kim çağırdıysa şu kışı bi deyiversin de gitsin a dostlar.. üşüyoruz tumblr reyizzz
- bu “beyaz zenciler” iyi gidiyor, sefdim.. çok okusak, hep okusak.. büyümek yaktın beni… 
- iş var zaman yok, zaman var para yok, iş var para yok.. yorgunluk daimi…

>Yıl Sonu Hadisesi

>

Yeni yıla dair ilk anımda annemle babam eğer 12’ye kadar beklersem Noel Baba’nın gökyüzünden geyikleriyle geçişini görebileceğimi söylemişti. Epey zor olsa da 12’ye kadar uyanık kalmayı başardığımda yeni yıl benim için koca bir hayalkırıklığına dönüşmüştü. Yıllar sonra anneme beni neden kandırdıklarını sorduğumdaysa bir yandan bir kez daha benim dehşet verici hafızama hayret edecek ve elbette çok gülecekti.

Okula başladığım günle birlikte ise yeni yıl algım değişti. Bundan sonraki 20 yıl boyunca benim için yılın başı, okulun başladığı an, yılın sonuysa okulun kapandığı an olacaktı. Yaz ise uzun bir zamansızlık haliydi. Bir nevi boşluktu ve çok güzeldi.

En güzel yılsonlarım ise kesinlikle ortaokuldakilerdi. Sınıfça birbirimize hediye aldığımız, 30 Aralık gecesi birimizin evinde toplanıp ilk kez sarhoş olmayı tattığımız, o minik özgürlük saatleri.

İstemeye istemeye öğrencilikten koptuğum ve akademik alanda devam etmek için paranın gerektiğini fark ettiğim şu b.ktan yıllarda ise nedense yılbaşı benim için tekrar kıymete bindi. Aslında kıymete binen tam olarak yılbaşı olmasa da yılsonu. Bir yılın ve bir yıl boyunca biriken yaşanmışlıkların en sonu. 1 Ocak’ta uyandığımda dünyanın bambaşka olacağına elbette inanmıyorum ve zaten 1 Ocak gününü uzun yıllardır akşamdan kalma olduğum için göremiyorum. Ama yaşlandıkça sanırım yaşanmışlık denilen şey kıymete binmeye başlıyor.

Ve 2010’a dair…

The Dreamers, Inception ve Wristcutters izlendi, çok sevildi.

Mülsüzler ve Küçük Şeylerin Tanrısı en çok sevilen kitaplar oldu.

Tekrar yazı yazmaya başlandı.

Yüksek lisans ve hayallerimin tezi bırakıldı.

Tiyatroya başlandı ve bırakıldı.

Benden bir nane olmayacağı anlaşıldı.

Referandum boykot edildi.

Gençler bol bol dayak yedi, içimiz acıdı.

Pınar Selek davası gene it dalaşına çevrildi.

Haydarpaşa yandı.

Emek Sineması yıkılmaya çalışıldı.

Sonunda 1 Mayıs tam anlamıyla Taksim’de kutlandı.

Big Bang Theory ve Spartacus çok sevildi.

Ama en çok Marco sevildi.

Daha bir şeyler varsa da şu an hatırlanamadı.


>yorgun

>

-  Aynaya bakınca kendini tanıyamayacak kadar yorgunum.. Ve evet dün akşam 9’da uyudum.. Sebep? Meçhul…
- Arşivde Hukuk’un 1948’deki ilk çizimlerine, tüm uygulama projesine ulaştım. Çok güzel bir görseniz… Ama sırf arşivdeki bilgilerden kullanabileceklerimi derlemem bile 2 gün alacak gibi görünüyor. Tozlu arşivler, bekle beni…
- Hayallerimi günlerce uyumanın süslendirdiği şu an, kansızlığımın yeniden nüksettiğinden şüphe etmekteyim.
_ Marco gubet ellerde hasta olmuş :D Dönse ki artık…
_ Yorgun olduğumu söylemiş miydim :) )

- Ve o zaman Nazım’la bitirelim…

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan

Seyir defterini başkası yazsın

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman

Beni o limana çıkaramazsın


>kısa

>

- reflünün tam bitti sanıp rahatladığım anda “cö-öö” nidasıyla tekrar nüksetmesi kabak tadı vermeye başladı a dostlar. belki de haklısınız, belki gerçekten ilaç kullanmadan geçmiyordur.

- patronumdan tez okuması bahanesiyle yarın izin almaya kalkıp neticede yarın tez okumalarımı ofiste yapacak olmam benim zayıf irademin bir kanıtı değil de nedir? hep bu herif 2 hafta gelmedi diye oluyor bunlar. peki ben yarın ne okuycam ofiste :D
i am being used..ov yeah..
marco‘nun gitmesi neticesinde kimseyle konuşamayan geveze bi insanın günlük geyiklerini yazmak zorunda kalması ne acı.. marco evine dön ailen perişan :P
- dün gece luzır koynumda uyudu..evet evet sevebilirim onu.. bir de uyumadığı her saniye oyun oynamıyo olsaydı.. neyse.. gül ve dikeni.. evet evet…
-Arundhati Roy okuyorum. keşke daha önceden okusaymışım..pek bi sevdim ki…

>Kedi Dediğin Luzır Olmaz

>

Deliler evimize yaraşacak ölçüde manyak bir yavru kediyi evlat edinmiş bulunmaktan dolayı öncelikle kendimi kutlayarak bu yazıya başlamak istiyorum sayın okur. Siz gene de Marco’ya inanmayın, bir de benden dinleyin meseleyi derim.
Kendisiyle –ki adını Luzır (looser) koymuş bulunuyoruz- cumartesi günü eve dönerken Kadıköy’deki timsahlı meydanda karşılaştım. Vıyk vıyk miyavlamak suretiyle yardım istiyordu. Meydanın çevresindeki iri çiçekliklerin altına (muhtemelen ısınmak amacıyla) girmiş ve bir daha çıkamamıştı. İlk başta yürüyüp gitmeyi düşündüm ve hatta bunu istedim de ama sonra dayanamayarak kendisini oradan çıkardım, sırılsıklam halini ve gece kar yağacağını düşününce de alıp eve getirdim.
Neyse efenim kendisi 2-2.5 aylık sarman bir erkek (sarı, beyaz), daha önceki bütün aşık olduğum kediler gibi. Aşırı korkak, hatta saklanıp çıkmama halinde. Ve en en beteri ise sürekli ağlamak suretiyle çok muhtemelen hala annesini çağırıyor. Hiç susmuyor ve bu özellikleriyle şu ana dek gördüğümüz en ebleh kedi olma ünvanını da bünyesinde barındırıyor.
Zeus’la araları ise bizimle arasından daha iyi. Zeus’tan daha az korkuyor ve Zeus’un kendini yalayıp temizlemesine bile izin vermiş durumda. Bu arada Zeus’un köpek değil bir melek olduğuna her geçen gün daha fazla ikna oluyorum. Bu hayvan kadar her canlıyı seven bir hayvan daha yoktur bence. Zeus eve gelen her canlıyı olduğu gibi Luzır’ı da elbette çok sevdi, hatta kendine yeni bir oyuncak geldiği için de fazlasıyla sevindi. Öncelikle temizlediği yeni oyuncağı onunla oynamayınca biraz ağladı ama bence Zeus bu gidişle onu tavlar.
İşin en b ktan tarafı ise sevgili Luzır’ı eve ben getirmiş olmama rağmen kendisinin en çok benden korkuyorum olması. Kıskanıyor muyum elbette kıskanıyorum ama çaktırmıyorum daha. Gelişmeleri sizlere aktarmaya devam edeceğim sevgili okur…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.