>
Yaşadığımız coğrafyada gericiliğin yükseldiği ve kendini demokrat olarak tanımlayan bizlerin her geçen gün kendimizi daha fazla baskı altında hissettiğimiz aşikar. Tophane’de yaşanan galeri baskınını da tüm bu süreçten bağımsız düşünmek olanaksız.
Gelir dağılımı uçurumunun derinleştiği, işsizliğin arttığı ve orta sınıfın orta sınıf olmaktan çıkmaya, fakirleşmeye başladığı birçok tarihsel dönemde de benzerlerine tanık olduğumuz gibi bu süreçte de hem Avrupa’da, hem Türkiye’de hem de dünya genelinde gericiliğin ve ırkçılığın yükselişine tanık oluyoruz. Sosyal hakların kısıldığı, muhalefet geleneğinin gerilediği ve yaşanan ekonomik duruma sosyalist ve demokratların bir çözüm/duruş sergilemeyi başaramadığı bu tip ekonomik dönemler birçok çalışmada da belirtildiği gibi ırkçı ve gerici doktrinlerin demokratların bıraktığı boşluğu doldurmasıyla sonuçlanıyor.
Tüm bu çerçeveden bakıldığındaysa Tophane’de yaşanan gelişmelere bir grup gericinin içkiye karşı tepki göstermesi kadar basit bir pencereden bakmak olanaksızlaşıyor. Bu süreci anlamak için hem dünyadaki, hem Türkiye’deki durum göz önünde bulundurulmalı ama en önemlisi Tophane’de yaşanan özgül duruma bakılmadan geçilmemeli.
Tophane ve beraberindeki birçok tarihi semtler düşünüldüğündeyse önümüze soylulaştırma (gentrification) kavramı çıkıyor. Tophane’de yaşananları belirleyenin hem Türkiye ve dünyanın içinde bulunduğu duruma hem de semtin kendi sosyo-ekonomik dinamiklerine ilişkilendirmek daha doğru ve bu sosyo-ekonomik gerçekleri de soylulaştırma sürecinden bağımsız düşünemeyiz.
Peki nedir bu soylulaştırma?
“İngilizce “gentrification” kelimesinin karşılığı olan ve Türkçe’de mutenalaştırma, seçkinleştirme, burjuvalaştırma, nezihleştirme, kibarlaştırma, centrifikasyon, jantileşme vb. kullanımları da olan “soylulaştırma”, kısaca orta ve üst sınıfların dar gelirlilerin yaşadığı, kent merkezlerindeki semtlere yerleşme süreci olarak tanımlanmaktadır.”
3. yüzyıldan beri kavram olarak olmasa bile icraat anlamında karşımıza çıkan soylulaştırmanın günümüzdeki ismine kavuşması ise daha geç bir dönemde gerçekleşti. Orijininde Fransızca “genterise” kelimesinden alan “gentry” kelimesi 16. yüzyılda İngiltere’deki asilzadelerden sonra en üstte yer alan sosyal sınıf için kullanılmaya başlanan bir kelimeydi. Yeni yeni oluşan kent zenginleri sınıfını tanımlamak ihtiyacıyla ortaya çıkmıştı. 1964’te ise sosyolog Ruth Glass bu “gentrification” terimini ilk kez üst sınıfa mensup kişilerin alt sınıfların yaşadığı mahallelere yerleşerek bu mahalleleri nezihleştirmesi ve alt sınıfı kendi mahallelerinden sürmesini tanımlamak amacıyla kullanıldı.
Dünyada, özelliklede Londra ve New York gibi eski işçi sınıfı kentlerinde 1950’lerde başlayan soylulaştırma uygulaması, sanayinin kent dışına atılmaya başlamasıyla yakın tarihlere denk gelir. Modern kentin bir sanayi ve üretim kentinden çıkıp tüketim ve vitrin kente dönüşmeye başlamasıyla kent merkezinin rantı yüksek alanları, sanayinin kent dışına atılmasıyla artık ihtiyaç duyulmayan işçi sınıfının elinden alınarak tarihi ve kültürel özellikleriyle vitrin kentlere hizmet etmeye uygun hale getirilip, yani soylulaştırıldı.
Bu uygulamanın Türkiye’deki örnekleri ise 70’li yıllardan itibaren özelliklede İstanbul’da görülmeye başlandı. Son dönemde hızını arttıran süreç 80’lerde Boğaziçi (Arnavuktöy, Ortaköy ve Kuzguncuk), 90’larda Beyoğlu (Cihangir, Galata ve Asmalımescit) ve 2000’lerde Haliç (Fener ve Balat) soylulaştırılmasıyla hayatımıza sirayet etti. Son dönemde ise soylulaştırma kentsel dönüşüm adı altında Süleymaniye, Tarlabaşı, Tophane ve Sulukule’de devam ediyor.
Tophane, İstanbul’daki soylulaştırma uygulamalarının son duraklarından biri. Hem tarihi ve kültürel dokusu, hem Cihangir gibi çoktan soylulaşmış semtlere olan yakınlığıyla önemli bir rant kapısı. Fakat bu süreçte soylulaştırma çalışmaları yoğunlaştırılan diğer bölgelerden büyük de bir farkı var. Sulukule veya Tarlabaşı’ndaki soylulaştırma çalışmaları ne kadar büyük bir aydın ve demokrat muhalefetiyle karşılaştıysa da Tophane bu tepkilerden nasibini alamamış bir semt. Bunun bir sebebi bölgede Roman veya Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşamıyor oluşuysa bir diğer sebebi de semtin çoktan soylulaştırılmış bölgelerin arasında kalan özgün yapısı.
Özellikle 6-7 Eylül olaylarından sonra semt sakinleri değişen bölgeye daha çok Karaköy civarında işçilik ve hamallık yapan kent göçmenleri yerleşmiş durumda. 6-7 Eylül olayları sonrasında giderek muhafazakarlaşan bölgede günümüzdeki işsizlik, çevre bölgelerde yaşanan ekonomik ve kültürel değişimler etkisini gösteriyor. Bir de buna semtin yüksek rantlı bölgelerindeki yasadışı oluşumlar eklenince semtin soylulaştırma çalışmaları çevre bölgelerle olan gerilimi tırmandırıyor.
Son yaşanan galeri baskınıyla kendini gösteren gerilim ise sadece mahalle baskısı diyerek ve semtin muhafazakarlığına bağlayarak sıyrılabileceğimizden çok daha karmaşık dinamikler içeriyor. Olayın içindeki mafyatik ilişkiler gibi spekülasyonları bir yana bıraksak bile semtte soylulaştırmayla birlikte rantın da el değiştirecek olduğu bir gerçek. Elit kesimin Cihangir’den Tophane’ye doğru kayıyor oluşu ve planlanan soylulaştırma çalışmaları sadece arazi ve mülklerin değil, bunun yanı sıra birçok rantsal alanın da el değiştirmesi, bazı yasadışı örgütlenmelerin bu pastadan paylarını kaybedecek olmaları anlamına da geliyor.
Tophane’de yaşanan gelişmeleri değerlendirirken semtteki rantın el değiştirmesini, bu sırada muhafazakar bir yapıya sahip olan orta sınıfın fakirleşmesini ve değişime verilen tepkiyi de görmek lazım. Neticede aynı semtte yaşanan 6-7 Eylül olaylarını nasıl salt mahalle baskısına indirgeyemezsek, bugün yaşanan süreci de indirgememiz mümkün değil.
Son olarak Tophane hem 6-7 Eylül itibariyle kültürünü kaybetmiş hem de yeni gelenlerle muhafazakar bir kültüre savrulmuş bir semt. Ne Sulukule ne de Tarlabaşı gibi güçlü kültürel dinamikleri var. Bu açıdan belkide kendimize sormamız gereken soru gerçekten karşı olduğumuz şey soylulaştırmanın kendisi mi? Eğer karşı olduğumuz şey soylulaştırmanın kendisiyse Tophane’nin ne kadar muhafazakar bir kültüre sahip olsa da soylulaştırılmasına karşı olmamız gerekmez mi? Veya soylulaştırmaya karşı olduğumuz semtler sadece bizim kültürlerini devam etmeye uygun bulduğumuz semtler mi?
Belki de soylulaştırmayı biraz daha fazla tartışmaya ihtiyacımız var…


