Category Archives: mimarlık

“Kaldırımların altında kumsal var”

Bize kimin için çalıştığınızı ve neler yaptığınızı anlatır mısınız?

Yazarım. İşim felsefe, mimarlık ve kent teorisiyle bilgi teknolojilerinin karışımından oluşuyor. California Üniversitesi Calit2’de Tasarım ve Jeopolitik Merkezi’ni yönetiyorum. Burada nano mühendisler, bioteknoloji uzmanları, fizik teorisyenleri ve elbette çılgın sanatçılarla yan yana çalışıyorum.

Dünya kabuğunun %2 ‘sini oluşturan şehirler dünya nüfusunun %50’sini barındırıyor. Sizce bu durum daha uyumlu bir dünya yaratmakta mimar ve tasarımcıların önemini vurguluyor mu?

Eğer mimar ve tasarımcıların şehirlerin mimari ve tasarımlarından sorumlu olduğunu kabul edersek vurguluyor. Bu hem doğru, hem de değil. Şehirler, çeşitli yöntemlerle etki altına alabileceğimiz, başlı başına yaşayan organizmalar. Fakat şehir, göçmen ağları, lojistik ağlar, finansal ağlar, bilgi ağları ve bu gibi çok çeşitli farklı faktörün etkisiyle gelişmeye devam ediyor. Yakın zamanda, bu gelişmelerin, şehir üzerinde herhangi bir şehir planından veya master plandan çok daha fazla etkisi olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat dünya kentlerini, birbirinden izole haldeki, ayrı ayrı kalelerden ziyade tek, kütlesel birer kentsel organizma olarak düşünmeye odaklanmamız gerekiyor.

Belki de gelecekte şehirler için temel iki çatışma noktası, bir yandan formel ve informel kentleşme, diğer yandan da “açık” ve kapalı kentleşme arasında yaşanacak. Dünyanın hızlı büyüyen birçok mega şehrinde informel, açık mekanlar hem muazzam bir bilinmezlik hem de muazzam bir önem ve yeniliğe sahip. Bunlar adeta birer laboratuar. Fakat ne laboratuarı olduğunu henüz bilmiyoruz.

İyiyi yapmaya dair duyulan istek sizce daha iyi tasarım ve mimarlık olarak karşılığını bulacak mı? Sosyal girişimcileri ve yenilikçileri daha fazla beslemek için sizce neler yapılabilir?

Daha iyi tasarımın iyi bir şey yapmak olduğu düşünülebilir fakat iyi tasarım dediğimiz nedir? Neye göre iyi mesela? Tasarım bir “gösterme”dir. Tasarlamak her zaman yapmakla eş değer değildir. Tasarlamak aynı zamanda önermek, projelendirmek ve paylaştığımız dünyanın maddi çatkısını oluşturmak anlamına da gelir. Bu iyi bir şeydir.

İnternetin yeniliğin önünü açmaya bu denli uygun olmasının sebeplerinden biri de internetin her tüketim noktasının aynı zamanda bir üretim noktasına dönüşmesine izin verecek şekilde inşa edilmesidir.

Peki ya bir şehir de aynı yöntemle çalışırsa? Benim için iyi şehircilik alışveriş ve eğlencenin hatta daha kötüsü güvenliğin diktatörlüğü değil, şans faktörünün, enteresan karşılaşmaların ve kolektif deneyimlerin yaşanabildiği sağlıklı bir bütünlüktür.

Parçaların ve atomların şehirciliği daha fazla etkisi altına alması herkesin kendini bir hücreye kapattığı renksiz ve yaşam enerjisini kaybetmiş mekanların yaratılmasına sebep oluyor. Bunun tersine global kent deneyimlerimizi, paylaştığımız mekanları çok daha açık ve eğlenceli bir hale getirebiliriz. “Kaldırımların altında kumsal var.”

Teknoloji insanları aydınlatmak, eğitmek ve özgürleştirmek için bir araç olarak kullanılıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Evet ve aynı zamanda tam tersini de gerçekleştiriyor. Her zaman da böyleydi. Artık teknolojiyi “kullandığımız” bir şey olarak düşünmekten vazgeçmeliyiz. Teknoloji hayata dair bir politikadır. Daha iyi bir teknolojiye sahip olursak sınırları aşacağımıza dair görüş yanlış. Paul Virilio’nun ünlü sözlerini örnek verirsek “yeni bir teknolojinin bulunması yeni bir kazanın da bulunması anlamına geliyor”. Tam tersi de, yani her yeni kazanın yeni bir teknolojik yenilik ürettiği de doğru ama bu ne tür bir teknoloji?

Üretmeye devam etmenizi sağlayan nedir?

Ürettiğimiz tüm bu cümleler ancak birisi, hatta belki de hiç tanımadığımız birisi bu sözlerden birisini alıp onu asla tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde kullandığında anlam kazanıyor. Ben ham malzemeyi üretip bunu insanların kullanımına sunmaktan dolayı mutluyum.

(Kaynak: The Guardian, Benjamin H Bretton Ropörtajı)

(Yazı ilgimi çekince bir kısmını çevirip yayınlamak istedim. Çeviri bana ait ve oldukça aceleyle yapıldığı için hatalar içermesi muhtemeldir. O yüzden ilginizi çekerse orjinal metine de bakmanızı tavsiye ederim.)


Kadın Sığınma Evlerini Tasarlamak

Türkiye’de Kadın Sığınma Evleri 1990’ların ilk yarısında tartışılmaya başlandı ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çabasıyla 1995’te Mor Çatı tarafından ilk kadın sığınma evi açıldı. Kadın sığınma evleri fiziksel, duyusal, cinsel ve ekonomik şiddete uğrayan kadınların, psiko-sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesi ve bu süreçte varsa çocuklarıyla birlikte yatılı olarak kalabilmeleri için 1960’larda ilk olarak Avrupa’da ortaya çıkan yerler. 1995 yılında ilk sığınma evinin kurulmasının ardından Türkiye’de 1995 ile 2004 yılları arasında sadece 3 büyük ilde toplam 9 adet sığınma evi açıldı. 2005 yılına gelindiğinde Avrupa Birliği’ne uyum süreci nedeniyle çıkarılan yasaya göre ise nüfusu 50.000’i geçen tüm belediyelerde en az bir kadın sığınma evi bulunması zorunluluğu getirildi.

2005 yılında Avrupa Birliği’ne uyum süreci nedeniyle çıkarılan yasaya göre ise nüfusu 50.000’i geçen tüm belediyelerde en az bir kadın sığınma evi bulunması zorunluluğu getirildi. Eğer bu yasaya göre davranılabilseydi şu anda 3.000 civarında kadın sığınma evi bulunması gerekiyordu fakat günümüzde sığınma evlerinin sayısı 30 civarında.

Problemler sadece sığınma evlerinin sayısının azlığıyla da bitmiyor. Var olan sığınma evlerinin hem kapasiteleri az hem de birçoğu apartman dairelerinin dönüştürülmesiyle kurulduğu için işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Oysa bir kadın sığınma evinin kurulmasından öte tasarlanması önemli. Yurt dışında, özellikle de Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde kadın sığınma evleri bir tasarım ve anlayış doğrultusunda planlanıyor, sığınma evlerinde olmazsa olmazların listeleri çıkarılıyor.

Sığınma evlerinin planlanmasını en çok dikkat edilmesi gereken nokta gizlilik. Sığınma evinde kalan kadınların şiddet gördükleri kişi veya kişiler tarafından yerlerinin bilinmemesi onların can güvenlikleri için oldukça önemli fakat şu anda mevcut olan sığınma evleri şehrin içinde veya dışında apartman dairelerinden dönüştürülmüş yapılar olduğu için bu gizlilik koşulunun sağlanması oldukça zor. Perdeleri kapatmak, balkona ve dışarı çıkışların yasaklanması veya kontrollü hale getirilmesi gibi alınan önlemler zaten travmatik bir durum yaşamış olan kadınların tam anlamaıyla izole olmasına, bir anlamda hapis hayatı yaşamasına neden oluyor. Oysa kadınların tedavi süreçlerinde sosyalleşmeleri çok önemli bir basamak.

Bu basit güvenlik sorunu Avrupa’da tasarlanan sığınma evlerinde iç avlular, gizli bahçelerle çözülüyor. Dışarıya mümkün olduğunca kapalı içeriye ise mümkün olduğunca açık mekanlar tasarlanarak kadınların hem güvenliklerinin sağlanması hem de gerekli sosyal ve ruhsal konfora sahip olmaları sağlanıyor.

Sığınma evlerinin tasarlanmasınada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise sığınma evine kadınların 24 saat boyunca, sadece telefon ederek ulaşabilmeleri. Böylelikle kadınların zarar görmeleri minimuma indirilebiliyor. Sığınma evlerinde 24 saat boyunca irtibat kurulabilecek görevlilerin yanı sıra 24 saat hizmet veren bir sağlık ekibi, hatta mümkünse dispanser olması gerekiyor. Bu birim hem tıbbi, hem de psikolojik rahatsızlıklar durumunda kadınlara yardımcı olmalı. Ayrıca sürekli bir sosyal görevli ve hukuki destek verebilecek bir birim de olmalı. Bu da sığınma evinde sürekli olarak çalışma yürütebilecek oldukça kapsamlı bir büro anlamına geliyor. Maalesef ülkemizde henüz bu kadar gelişmiş bir sistem yok ve kadınların ihtiyaçları anında halledilemiyor. Bunun yanında yurtdışındaki sığınma evlerine ulaşmak bir telefon kadar yakınken ve başvuru yapan tüm kadınlar sığınma evine kabul edilmeseler bile destek alabilirlerken Türkiye’de sığınma evlerine hem ulaşmak ve kabul edilmek uzun bir bürokratik prosedür gerektiriyor.

Şu anda var olan sığınma evlerinin kapasitelerinin azlığı da bir diğer önemli problem. Konforlu koşullarda en fazla 30 kadını barındırabilen sığınma evleri bazı durumlarda 250 kişiyi barındırmak durumunda kalıyor. Konya’daki sığınma evi buna en iyi örnek. 30 odalı sığınma evine şu anda 250 kadın kalıyor ve hala sırada bekleyen iki bin kadın var.


Dünyadan ve Türkiye’den Planlama Örnekleri

Sığınma evlerinin önemli amaçlarından biri fiziksel veya psikolojik travma geçirdikten sonra sığınma evine gelen kadınların bu travmalardan kurtulmasını sağlamak. Travmalar bazı durumlarda bir yıldan uzun süre atlatılamıyabiliyor. Travmalarını atlatan kadınlar ise meslek edindirme yöntemleriyle kendi ayakları üzerinde durabilecek duruma gelmeleri gerekiyor. Bu da sığınma evinde gelişmiş bir eğitim ve meslek edindirme sisteminin kurulmasını, atölyelerin ve dersliklerin bulundurulmasını gerekli kılıyor.

Ayrıca sığınma evlerine gelen kadınların neredeyse tamamı çocuk sahibi. Konya’daki sığınma evine gelen kadınların çocuk sayıları 5 – 10 arasında değişiyor. Bu nedenle çocukların bakımı ve rahabilitasyonu da önemli rol oynuyor. Sığınma evlerinde kreşler, eğitimler, etütsalonları ve hatta kitaplık ve okuma odalarının bulunması gerekiyor.

Tüm bu tablo değerlendirildiğinde günümüzde sadece odalardan, mutfak ve oturma odasındna oluşan sığınma evleri oldukça yetersiz, planlama eksikliklerinden dolayı kadınların iyileşmesini imkansızlaştırıyor.

Yurtdışındaki sığınma evlerinden SafeHeaven’da 24 saat kriz telefonları ve kriz birimleri, acil durum sığınakları, hukuk danışmanlığı, sosyal destek, eğitim servisleri bulunuyor. Her bir servis kendi içerisinde birçok işleve bölünerek hareket ediyor. Hatta bazı sığınma evlerinde Türkçe, İspanyolca…vs bilen özel görevliler bile bulunuyor.

Sığınma evleriyle ilgili en büyük ihtiyaç elbette ki sayılarının ve kapasitelerinin bu denli az olması. Fakat var olan ve gelecekte yapılması plananan sığınma evlerinin gerçek gerekliliklere göre planlaması ve buralara sığınan kadınların gelişimlerini sağlayabilecekleri koşullara kavuşturulması oldukça önemli. İşte bu noktada en önemli unusur planlama ve tasarım.

*Bu yazı ilk olarak 2007 tarihinde Arkitera.com web sitesinde yayınlanmıştır.

Link: http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=14984


>Bir "Hukuk" Hikayesi

Bazı binalar nasıl ki insanlarla yaşarsa, bazıları insanlara rağmen hayatını sürdürür. Bizim gibidir binalar da, bazıları yaşlandıkça çökerken kimisi de yıllar geçtikçe güzelleşir.

Tam da böyle bir bina aslında Hukuk Fakültesi veya mimarının verdiği ismiyle Amfiler Bloğu. İnşa edildiği dönemde (ki 50’lerin ikinci yarısıdır) belki komşusu olan Edebiyat Fakültesi’nin mimarı Sedat Hakkı’lardan etkilenmiş, sırtını dayadığı Rektörlük binasının (ki eski Serasker’dir kendileri), şaşaalı süslemelerine karşın sadeliği seçmiş.  Beraber inşa edildiği, tam karşısındaki (şu anki İktisat binası) Enstitüler bloğuyla rektörlüğü de aralarına alıp dünyalar güzeli bir avlu yaratmış.

 

 

Sizler de tanıyorsunuz aslında onu. Ne zaman bir sınav haberi yayınlansa televizyonda onun muhteşem 1 No’lu Amfi’sinin ahşap sıralarında test çözen gençleri görürsünüz. Ne zaman tarihi bir okul filmi çekilse, yine amfileriyle ve revaklı avlusuyla karşınızdadır. Belki bazılarınız sıralarını dahi eskitmiş, geniş, ferah koridorlarında volta atmışsınızdır.

Zamanla bölük pörçük edilen, zamanının kesintisiz, ferah koridorlarıyla, bütçe eksikliğinden aslında tamamlanamamış ve bu yüzden akustiği sürekli dert olan 1 No’lu amfisiyle, iç bahçeleriyle, zamanın modası karo mozaikleriyle, Süleymaniye’ye göz kırpan ince uzun, taş revağıyla, bize rağmen güzel, bize rağmen mağrur. 

 

Beş aydır onunla yatıp kalkıyorum ama onu her görüşümde yeni, ufacık bir detayını farkediyorum veya avlusu ilk günkü gibi büyüleyici gelebiliyor bana. Bazen ona rağmen unutuyorum onu, sürekli onunla uğraşınca, o bir iş haline gelip rutinleşince yabancılaşıyorum ona. Ama her gördüğümde yeniden depreşiyor duygularım, yeniden görüyorum onu, yeniden güzel oluyor o, hem de çok güzel. 

 

Şimdilerde terk etmeyi düşünüyorum sık sık onu. Ondan değil, onun bana gelişinden elbette bunun sebebi. Belki göremem onu uzun süre, belki dekanın istediği gibi “modern” bir bina yaparlar onu, saçlarını kazıyıp, hunharca tıraş ederler her yanını. Kim bilir?

Bazen düşünüyorum da belki de mimar olamayacak kadar çok seviyorumdur binaları…

>Taksim Katliamı

>

Eskiden bazı kalıplaşmış laflarla çok dalga geçerdik. Özellikle de muhalif yayınlarda yer alan ve nedense hep kendini tekrarlayan kelimelerle. Mesela her analizin “gün geçmiyor ki” cümlesiyle başlamasıyla. Kaderin bir oyunu mu bu bilinmez ama bugünlerde ne zaman bir şeyler yazmaya kalkışsam, hep bu cümle dönüyor kafamda.

Evet, gün geçmiyor ki biraz daha ağzımı sıçılmasın, sevgili dostlarım. İçki yasağı, silahlanma yasası, öğrencilerin bolca dövülmesi, sanatın “ucube”leştirilmesi derken adeta her geçen gün kalbime giden damarlardan birini daha kesiyorlar gibi hissetmeye başladım. Ama felaketlerin maalesef sonu gelecek gibi de görünmüyor.

Son felaket ise  Beyoğlu Koruma Amaçlı İmar Planı… raidkal’de yayınlanan habere göre: “Tam 17 yıldır üzerinde çalışılan Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı sonunda hazır oldu. Bu plan Taksim, Cihangir, Tophane, Tarlabaşı’nı içine alan Beyoğlu’nun tarihi merkeziyle ilgili. Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı plan, Beyoğlu Belediyesi’nin ve Koruma Kurulu’nun onayından geçip askıya çıktı. Bir ay içinde hukuki bir itiraz gerçekleşmezse yürürlüğe girecek” miş.

Bu konuda uzun uzadıya da yazmak istiyorum aslında ama eklenen görselde yer alan birkaç husus bile cinnet geçirmeme sebep oldu. Sıcağı sıcağına bunlardan bahsedeyim, sakinleşince devam ederiz.


Mesela Narmanlı Han’a 6 kat imar izni verilmiş ve yapıya 2 ek kat çıkılacakmış. Yani, tarihi bir binaya ek kat yapılması gibi bir felakete alenen izin verilmiş.

Ve mesela Taksim Maksemi’nin (su sarnıcı) arkasında kalan ve şu anda otopark olarak kullanılan alana, plana göre bir cami yapılacakmış. Yani,  Taksim Meydanı’na cami kondurulacakmış. Gerçekten çok duygulandım… AKM’nin kapatılmasıyla tiyatro ve konser salonundan bile mahrum kalan meydanın bence de zaten tek ihtiyacı camiydi.

Veya en iyisi ben küfür etmeye falan başlamadan bu yazıyı burada sonlandırayım. 


Temenni: Bunun şaka olduğu açıklansın…

>sensin ucube

>

Evet sevgili dostlarım, son birkaç günkü gelişmeler bizlere yine ve yeniden bilmediğimiz hususlarda konuşmamanın daha faydalı olduğunu göstermiş oldu. Veya bir diğer değişle fazla “boş” laf etmenin…

Dost meclislerinde bile pek hoş karşılanmayan bu boş lafların, eğer ki memleketin başbakanı veya adalet bakanıysanız “nahoş” karşılanma riski oldukça yüksek.

Çok sevgisiz başbakanımızın, tüm sanatsal dehasıyla, Kars’taki, Mehmet Aksoy’un henüz tamamlanmamış “İnsanlık Anıtı” adlı heykeline “ucube” demiş olması eminim sizlerin de içini 2011’de kültür ve sanata dair umutla(!) doldurmuştur. Nitekim, çok sevgisiz adalet bakanımızın da bu “nahoş” tartışmaya yüce mimarlık bilgisiyle katılmış olması ve heykelin Kars’ın Osmanlı ve Selçuklu’dan kalan mimari dokusuna uyum göstermediğini buyurması sabah sabah beni çok güldürdü. Nedenini ise sevgili Cengiz Çandar’dan dinleyelim:

1-) Kars’ın mimarisinde Selçuklu-Osmanlı mimari üslubu pek ön planda değildir. Kars mimarisi diye ‘özgün’müş diye öne sürülen doku, Rus ve Ermeni binalarına ilişkindir. Kars, 1878-1918-20 (ya da 1877-1917) arası Rusya’ya aitti ve bugünkü Kars’a özgün kişiliğini kazandıran tüm yapıtlar o Kars’ın Rusya’ya dahil olduğu o 40 yıllık dönemin izlerini taşır. Söz konusu binaların ‘Baltık mimarisi’ olduğuna ilişkin görüşleri de bir kenara not edin.

Davutoğlu, kusura bakmasın ama bugünkü Kars’ın ‘Gerek Selçuklu gerekse Osmanlılar döneminden gelen bir mimari geleneğe sahip olduğunu’ doğrulayan bir durum yok.

2-) Eğer, herhangi yeni bir yapıt, ‘mimari geleneğe aykırı’ durduğu için yıkılmalı ise başta İstanbul, tüm Türkiye’yi yerle bir etmek gerekiyor.

Başta İstanbul.. Nereden bakılsa görülen Gökkafes’in (Ritz Carlton Oteli), güzelim Taşlık’ı mahveden, Dolmabahçe Sarayı’nın üzerine kâbus gibi çöken Swissotel’i, giderek Conrad’ı, Sarayburnu yönünden bakıldığında çürük bir diş gibi tüm İstanbul siluetini berbat eden Park Otel’i yıkmak gerekmiyor mu?


Hayır, anlayamadığım şey, hadi biriniz zaten patavatsız, “ucube” dedi de, onu kurtaracağım diye siz aynı ucubeliğe neden devam
ediyorsunuz? (bknz. Marcodan inciler: 
“Ben bilmem başbakanım
bilir”
) Bir de başkanımız öyle demedi diyebilen bazı pervasızlar
var ki, onlardan hiç mi hiç bahsetmek istemiyorum.
Bu arada “İnsanlık Anıtı”nın “aslında biz Ermeniler’i soykırmadık” amacıyla, Ermenistan’daki soykırım anıtlarına nispet olsun diye düşünülerek hayata geçirildiğini öğrenmek de beni ayrıca 2011’e dair umutla(!) doldurdu. Bakalım başımıza daha ne felaketler gelecek…

>mimar dediğin

>

-          mimar dediğin yeri gelince officegirl, yeri gelince çaycı, yeri gelince ayakçı, yeri gelince de teknik ressam değil mi zaten… (itiraf: patronumu sevmesem bi dakka durmam veya lanet olsun içimdeki insan sevgisine)

-          şarabımı içtim, rahatladım. rahatlatan şaraptan ziyade muhabbetti ama olsun. şarap da candır.

-           big bang theory’nin kaçırılan bölümlerini izledim. neşeme neşe kattım.

-         - kış güneşi güzel bir şey..evet evet..yaz çocuğuyum, izmir’liyim, güneşi seviyorum, budur… (ve fekat kendisine alerjim var, olsun)

-          bu roman beni kötü alışkanlıklara meylettiriyor a dostlar.. şimdi anlıyorum marco’nun okuduktan sonra yaptığı değişik (ve sonu darmadağın olmakla biteceği aşikar) tekliflerini.

-         annem geldi.. anne de candır. hele hele annenin bugün günü varsa ve gün sonrası anneye yemeğe gidilecekse daha bi candır. ve hatta biramız, rakımız da hazır edildiyse o artık anne değil, aşktır. (itiraf: annemi çok özledim ki…)

-         bir de marco tanıdığım en bahtsız adamdır. kızmasın diye burada son bahtsızlığını lanse etmiyorum fakat ben bu kadar bahtsız bir adam görmedim yaa (kadın gördüm, bkz. glddt )

>Allianoi’nin Brütüs’ü Anıtlar Kurulu

>

İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Yortanlı Barajı’nın faaliyete geçirilmesi konusunda kültür varlıkları açısından sakınca olmadığına karar vererek Allianoi Antik Kenti’nin ipini çekti. Aynı kurul 9 yıl önce, 29. 03. 2001 tarihinde Allianoi’nin 1. dereceden sit alanı olduğuna ve korunması gerektiğine karar vermişti.

Kurulun verdiği kararın gerekçeleri arasında antik kente dair ellerinde tamamlanmış, onaylı bir proje bulunmaması ve bölgede yer alan kalıntıların Allianoi Antik Kenti’ne ait olup olmadığının kesin olarak bilinmediği yer alıyor. 

Öncelikle merak ettiğim şey dünya çapında Allianoi Antik Kenti olarak geçen kalıntıların antik kente ait olduğunu kurulun nasıl tam olarak bilemediği. Bunu dayandırdıkları şeyin cukkalarını doldurmaktan başka herhangi bir bilimsel dayanağı olup olmadığı ise elbette meçhul. Bunu desteklemek için her Allianoi yazısının yanına parantez içerisinde soru işareti koymaları bence tezlerinin ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne seren bir parodi gibi. Ayrıca 9 senede ne değişti de bu bölgeyi sit alanı ilan eden kurul bir anda fikir değiştirdi?

Aslında bakmayın böyle alelacele yazdığıma, sebebi kızgınlık değil. Kızamıyorum bile artık. Öyle çok içim eziliyor ki, kızacak takatim yok.

Gerçekten insan kendini bazen çok ama çok çaresiz hissediyor. Yıllarca verilen emek sonucu günyüzüne çıkarılan tarihi, kumla örten zihniyete mi kızacağımı, bu emeği verenlerin yaşadığı hayalkırıklığına mı üzüleceğimi bilemiyorum. Hem tıp tarihi, hem de mimarlık ve sanat tarihi açısından bu denli öneme sahip bir bölgenin göz göre göre katledilmesi ve bizlerin hala hukuki süreçten medet ummak zorunda kalışımız, elimiz kolumuz bağlı bekleyişimiz içimi bulandırıyor.

Belki başka bir deniz bulamayız ama bu denizler de kuruduğunda, bu şehirler de yakılıp yıkıldığında, bu tarih çocuklarımıza anlatılan birer masaldan ibaret kaldığında, onlara nasıl yüzümüz kızarmadan anlatacağız sebebini. Nasıl güzel günler vadedeceğiz, bugünü bile bu denli çirkinleştirmeyi başarırken.



var addthis_config = {“data_track_clickback”:true};


>Batılılaşan İstanbul’un Ermeni Mimarları

>

İstanbul Modern Sanat Müzesi’ndeki “Batılılaşan İstanbul’un Ermeni Mimarları” adlı sergiye, baktım hemen “Türk” sanat ve mimarlık tarihçilerinden itirazlar yükselmiş.


Neymiş, mimarlık Ermeni olarak ayrılamazmış, zaten hepisi Osmanlı’ymış. E, kusura bakmayın da önceden de hepsi Türk’tü hani, bir karar verin a sevgili tarihçiler…


Yıllarca Ermeni asıllı Sinan’ı (eski ismiyle Simon) bizlere ünlü “Türk” mimarı olarak anlatan siz değil miydiniz? Bu toprakların sanatını “Türk” sanatı diye bize siz öğretmediniz mi? Bunca yıl bu topraklarda yaşayan halkların kültürlerini ya yok saydınız ya da kendinize mal ettiniz, tarihi çarpıttınız. Şimdiyse yalanlarınızın ortaya çıkmasından korkar gibi sıralıyorsunuz “bilimsel” gerekçelerinizi…


Sanat tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu, “Bu mimarlar Ermeni, Rum, Laz, Süryani mimarlardır diyerek Osmanlı mimarisindeki eserleri sınırlandırmak, medeniyet olgusunu algılamamış olmaktan kaynaklanır.” demiş. Oysa uzman olmayan, sadece ilgili bir kişi bile farklı kültürlerin mimari anlayışlarında farklılıklar olduğunu, bu farklılıkların ne kadar Osmanlı altında kaynaşmış olsa bile özgünlüklerini korumaya devam ettiğini bilir.


Ve bir de kendisine bir sorum olacak. Medeniyet olgusunu anlayabilmek için ulusal, etnik farklılıkları görmezden mi gelmemiz gerekmekte? Veya daha da açık sormak gerekirse medeniyetten ulus devlet haricinde bir şey anlayamaz mıyız?


Zaman Gazetesi’nin haberine göre Yrd. Doç. Dr. Ahmet Ersoy 19. yüzyıl Osmanlı mimarisini veya kültürünü Osmanlı Rum ve Ermenilerinden temizlemeye çalışmanın sağlıksız bir yaklaşım olacağını söyleyerek Balyanlar’ın çoğu binalarında hem müteahhit hem de tasarımcı olarak görev yaptıklarını belirtmiş. Demek arada bir sağduyu sahibi tarihçiler de çıkıyor.


Görmezden gelmek, inkar etmek, yok saymak uzun yıllardır zaten yapılan bir şey. Anlayamadığım bir mimarlık tarihçisinin yani bilgiye en rahat ulaşabilen, işin uzmanı olmuş bir kişinin hala bu paçavra lafları nasıl savunabiliyor olduğu.


İstanbul’dan Ermeni ve Rumları sürerek, sanatlarını, mimarilerini, kültürlerini yakıp yıkarak, at gözlükleriyle dolaşarak bu işlerin yürümediğini hala fark edemediniz ya, tebrikler..


(Bu yazı biraz asabiyken yazılmıştır, sürçülisan ettiysem affola..)


>haydarpaşa yanıyor

>

zamanında cadıları nasıl yaktılarsa bizde de adettendir tarihe, kültüre, hatta insana ateşle yaklaşmak…

ateşle yok ederler bizi, hiç izimiz bile kalmasın diye, günahlarının izi kalmasın diye…

haydarpaşa yanıyor…

artık bıkmadınız mı bizi, umutlarımızı, geleceğimizi yakmaktan…

içimden bir şeyler kopup gidiyor..

haydarpaşa yanıyor…


>Soylulaştırma mı Mahalle Baskısı mı?

>

Yaşadığımız coğrafyada gericiliğin yükseldiği ve kendini demokrat olarak tanımlayan bizlerin her geçen gün kendimizi daha fazla baskı altında hissettiğimiz aşikar. Tophane’de yaşanan galeri baskınını da tüm bu süreçten bağımsız düşünmek olanaksız. 
Gelir dağılımı uçurumunun derinleştiği, işsizliğin arttığı ve orta sınıfın orta sınıf olmaktan çıkmaya, fakirleşmeye başladığı birçok tarihsel dönemde de benzerlerine tanık olduğumuz gibi bu süreçte de hem Avrupa’da, hem Türkiye’de hem de dünya genelinde gericiliğin ve ırkçılığın yükselişine tanık oluyoruz. Sosyal hakların kısıldığı, muhalefet geleneğinin gerilediği ve yaşanan ekonomik duruma sosyalist ve demokratların bir çözüm/duruş sergilemeyi başaramadığı bu tip ekonomik dönemler birçok çalışmada da belirtildiği gibi ırkçı ve gerici doktrinlerin demokratların bıraktığı boşluğu doldurmasıyla sonuçlanıyor.
Tüm bu çerçeveden bakıldığındaysa Tophane’de yaşanan gelişmelere bir grup gericinin içkiye karşı tepki göstermesi kadar basit bir pencereden bakmak olanaksızlaşıyor. Bu süreci anlamak için hem dünyadaki, hem Türkiye’deki durum göz önünde bulundurulmalı ama en önemlisi Tophane’de yaşanan özgül duruma bakılmadan geçilmemeli.
Tophane ve beraberindeki birçok tarihi semtler düşünüldüğündeyse önümüze soylulaştırma (gentrification) kavramı çıkıyor. Tophane’de yaşananları belirleyenin hem Türkiye ve dünyanın içinde bulunduğu duruma hem de semtin kendi sosyo-ekonomik dinamiklerine ilişkilendirmek daha doğru ve bu sosyo-ekonomik gerçekleri de soylulaştırma sürecinden bağımsız düşünemeyiz.
Peki nedir bu soylulaştırma?
“İngilizce “gentrification” kelimesinin karşılığı olan ve Türkçe’de mutenalaştırma, seçkinleştirme, burjuvalaştırma, nezihleştirme, kibarlaştırma, centrifikasyon, jantileşme vb. kullanımları da olan “soylulaştırma”, kısaca orta ve üst sınıfların dar gelirlilerin yaşadığı, kent merkezlerindeki semtlere yerleşme süreci olarak tanımlanmaktadır.”
3. yüzyıldan beri kavram olarak olmasa bile icraat anlamında karşımıza çıkan soylulaştırmanın günümüzdeki ismine kavuşması ise daha geç bir dönemde gerçekleşti. Orijininde Fransızca “genterise” kelimesinden alan “gentry” kelimesi  16. yüzyılda İngiltere’deki asilzadelerden sonra en üstte yer alan sosyal sınıf için kullanılmaya başlanan bir kelimeydi. Yeni yeni oluşan kent zenginleri sınıfını tanımlamak ihtiyacıyla ortaya çıkmıştı. 1964’te ise sosyolog Ruth Glass bu “gentrification” terimini ilk kez üst sınıfa mensup kişilerin alt sınıfların yaşadığı mahallelere yerleşerek bu mahalleleri nezihleştirmesi ve alt sınıfı kendi mahallelerinden sürmesini tanımlamak amacıyla kullanıldı.
Dünyada, özelliklede Londra ve New York gibi eski işçi sınıfı kentlerinde 1950’lerde başlayan soylulaştırma uygulaması, sanayinin kent dışına atılmaya başlamasıyla yakın tarihlere denk gelir. Modern kentin bir sanayi ve üretim kentinden çıkıp tüketim ve vitrin kente dönüşmeye başlamasıyla kent merkezinin rantı yüksek alanları, sanayinin kent dışına atılmasıyla artık ihtiyaç duyulmayan işçi sınıfının elinden alınarak tarihi ve kültürel özellikleriyle vitrin kentlere hizmet etmeye uygun hale getirilip, yani soylulaştırıldı.
Bu uygulamanın Türkiye’deki örnekleri ise 70’li yıllardan itibaren özelliklede İstanbul’da görülmeye başlandı. Son dönemde hızını arttıran süreç 80’lerde Boğaziçi (Arnavuktöy, Ortaköy ve Kuzguncuk), 90’larda Beyoğlu (Cihangir, Galata ve Asmalımescit) ve 2000’lerde Haliç (Fener ve Balat) soylulaştırılmasıyla hayatımıza sirayet etti. Son dönemde ise soylulaştırma kentsel dönüşüm adı altında Süleymaniye, Tarlabaşı, Tophane ve Sulukule’de devam ediyor.
Tophane, İstanbul’daki soylulaştırma uygulamalarının son duraklarından biri. Hem tarihi ve kültürel dokusu, hem Cihangir gibi çoktan soylulaşmış semtlere olan yakınlığıyla önemli bir rant kapısı. Fakat bu süreçte soylulaştırma çalışmaları yoğunlaştırılan diğer bölgelerden büyük de bir farkı var. Sulukule veya Tarlabaşı’ndaki soylulaştırma çalışmaları ne kadar büyük bir aydın ve demokrat muhalefetiyle karşılaştıysa da Tophane bu tepkilerden nasibini alamamış bir semt. Bunun bir sebebi bölgede Roman veya Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşamıyor oluşuysa bir diğer sebebi de semtin çoktan soylulaştırılmış bölgelerin arasında kalan özgün yapısı.
Özellikle 6-7 Eylül olaylarından sonra semt sakinleri değişen bölgeye daha çok Karaköy civarında işçilik ve hamallık yapan kent göçmenleri yerleşmiş durumda. 6-7 Eylül olayları sonrasında giderek muhafazakarlaşan bölgede günümüzdeki işsizlik, çevre bölgelerde yaşanan ekonomik ve kültürel değişimler etkisini gösteriyor. Bir de buna semtin yüksek rantlı bölgelerindeki yasadışı oluşumlar eklenince semtin soylulaştırma çalışmaları çevre bölgelerle olan gerilimi tırmandırıyor.
Son yaşanan galeri baskınıyla kendini gösteren gerilim ise sadece mahalle baskısı diyerek ve semtin muhafazakarlığına bağlayarak sıyrılabileceğimizden çok daha karmaşık dinamikler içeriyor. Olayın içindeki mafyatik ilişkiler gibi spekülasyonları bir yana bıraksak bile semtte soylulaştırmayla birlikte rantın da el değiştirecek olduğu bir gerçek. Elit kesimin Cihangir’den Tophane’ye doğru kayıyor oluşu ve planlanan soylulaştırma çalışmaları sadece arazi ve mülklerin değil, bunun yanı sıra birçok rantsal alanın da el değiştirmesi, bazı yasadışı örgütlenmelerin bu pastadan paylarını kaybedecek olmaları anlamına da geliyor.
Tophane’de yaşanan gelişmeleri değerlendirirken semtteki rantın el değiştirmesini, bu sırada muhafazakar bir yapıya sahip olan orta sınıfın fakirleşmesini ve değişime verilen tepkiyi de görmek lazım. Neticede aynı semtte yaşanan 6-7 Eylül olaylarını nasıl salt mahalle baskısına indirgeyemezsek, bugün yaşanan süreci de indirgememiz mümkün değil.
Son olarak Tophane hem 6-7 Eylül itibariyle kültürünü kaybetmiş hem de yeni gelenlerle muhafazakar bir kültüre savrulmuş bir semt. Ne Sulukule ne de Tarlabaşı gibi güçlü kültürel dinamikleri var. Bu açıdan belkide kendimize sormamız gereken soru gerçekten karşı olduğumuz şey soylulaştırmanın kendisi mi? Eğer karşı olduğumuz şey soylulaştırmanın kendisiyse Tophane’nin ne kadar muhafazakar bir kültüre sahip olsa da soylulaştırılmasına karşı olmamız gerekmez mi? Veya soylulaştırmaya karşı olduğumuz semtler sadece bizim kültürlerini devam etmeye uygun bulduğumuz semtler mi?
Belki de soylulaştırmayı biraz daha fazla tartışmaya ihtiyacımız var…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.