Category Archives: nausea

>Nausea No:14

>

Oldukça ağdalı bir intihar girişimiydi oysa susmak. Ve birçokları gibi başarısızlığa mahkum. Zaten başka türlüsü de düşünülebilir miydi?

Şarap sıcaktı, hava ise buz gibi. Tam tersi olsa daha iyiydi elbette ama kendimi bulduğumla idare etmeye, daha doğrusu hayatı olduğu gibi kabul etmeye endekslemiştim. Ve anı değiştiremeyecekken şikayet etmenin de pek fazla anlamı yoktu.
  
O hala gelmemişti. Zaten kesin geleceğini de söylememişti. “Belki” demişti. Yine de kendime pek fazla belli etmemeye çalışsam da bekliyordum onu. Bir yandan nasıl olsa gelmez diyerek, gelmeme halinde yaşanacak hayal kırıklığını minimuma indirmeye çalışıyor, bir yandan da gözümü yoldan alamıyordum.

Saçmaydı elbette hepsi. Ama saçma olması veya bunu zaten biliyor olmak bazen beklentilerinizi veya ne yaptığınızı pek fazla değiştirmiyor. Bazen bile bile yürüyorsunuz uçurumun kenarına doğru. Bazen göre göre giriyorsunuz ters yöne, hem de son süratle. Ve kendimi değiştirmeye dair bütün hayallerim hazır suya düşmüşken, gecenin şu saatinde, yaptığım saçmalıkları sorgulayacak halim yoktu.

Oysa en nefret ettiğim durumdu beklemek. Ve hatta durumdan da öte, başlı başına bir histi, bekleme hissi. İnsanı bu denli çaresiz bırakan başka bir his var mıdır, bilemiyorum. Ve ne zaman beklemek olsa söz konusu, aklıma hep o meşhur üçleme gelirdi ve hep ardından gelecek olan tükenişe takılırdım. Uyanış, bekleyiş, tükeniş… pek uyanık, daha doğrusu ayık olmadığım için, uyanma faslından bekleme kısmına hızlı bir geçiş yapmış olabilirdim ama aynı hızla tükenişe çakılmak pek akıl karı gelmiyordu. Hele de o esnada. Soğukken, sarhoşken, yalnızken…

Sonra müzik dinlemeye karar verdim. Birazcık pj harvey keyfimi yerine getirebilirdi. Getirmeme ihtimali de vardı elbette ama denemeye değerdi.

Şaraptan iri bir yudum aldım. Hava biraz ısındı sanki, dünya biraz daha kırmızılaştı, sokak lambaları biraz daha kısıldı ve sokak biraz daha güzelleşti. Fonda “the mess we’re in” çalarken sanki hayatın ritmi düşmeye, zaman acele etmemeye başladı.

Telefonu çıkardım sonra, saate bakmak için. Zaman beni punduna getirmiş, ben dururken o akmaya devam etmişti. Kısacası geç olmuştu. Gelmemişti. Zaten kesin gelirim de dememişti. Gelmemesine bir yandan da sevinmiştim çünkü başımın ağırlşmasıyla doğru orantılı olarak insan sevgim ve katlanabilme sınırım azalmıştı.

Şaraptan son yudumumu aldım, sokağa veda edip eve doğru yürümeye başladım.

>Nausea No:13

>

Koop – Koop Island Blues (Okurken dinlemelik çünkü her yaşanmışlığın bir müziği vardır.)

Şimdi düşününce garip geliyor. Aradan zaman geçip de başka gözlerle bakmayı becerebildiğimde, kendime olan nefretimi bir yana bırakabildiğimde.

Bol karlı bir kışın tam ortasıydı. Paramparça hayallerle benzediğim, olasılık hesaplarıyla renklendirdiğim kendimi, terk etmiştim. Kaloriferli evimi, ortopedik yatağımı, bilgisayarımı da kendimle beraber bırakıp elektrik sobasında ısınamadığım, kendime ait olmayan bir yatakta, benim olmayan nevresimler ve yorganlarla uyuduğum bir hayata adım atmıştım.

Hiçbir şey benim değildi. Benden en ufak bir iz, en ufak bir anı bile yoktu boş, soğuk duvarlarda. Ve çok sevdiğim pijamalarım dışında sevdiğim hiçbir şeyi ve hiç kimseyi almamıştım yanıma, kendimi bile.  

Başarısızlıklar, denemeler, yanılmalar, daha iyi deneyip, yanılma konusunda yapılan ihtisaslar sonunda kendimden emekli olmuştum sanki. Veya senelik izne çıkmıştım bir anlamda. Başkaların hayatlarını yaşıyor, çok çalışıyor, çok çiziyordum. Hiç yazmıyordum ama çok okuyordum. Ve elbette içiyordum. Akşamları işten çıkıp eve yürürken illa bakkala uğrayıp 2 bira bir de cips alıyordum akşam yemeği niyetinde ve her defasında biraları içip cipse dokunmuyordum.

O dönem tanıştığım Tutunamayanlar ve Koop ise nerdeyse tek yaşama sevincim olmuştu ve her ikisiyle karşılaşmam da çok garipti, aynı süreci kendisi gibi.

Hep okumak istediğim ve bir türlü denk gelemediğim Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı duruyordu ofisin rafında. Beni bakarken yakaladı Murat, patronum. Akşam ofisten çıkarken kimse görmesin diye gizli gizli elime tutuşturdu kitabın ilk basımını. Bizim gibilerin Kuran’ıdır dedi, bana hediye etti kitabı.

Birkaç gün sonra ise facebook mesaj kutumda hiç tanımadığım birinden gelen bir video linki olacaktı. Yorumsuz bir link. Koop’un Koop Island Bleus şarkısının videosu.

Ya ilahi bir güç beni daha da dibe batmaya çağırıyordu ya da ben daha da dibe batmak için her fırsatı buna yoruyordum. Hala tam emin değilim ama gariptir, bu iki tesadüfi karşılaşma beni daha fazla batırmak yerine hayatta kalmam için birer can simidi misyonu üstlendi. Zaten Radiohead dinleyince neşesi erine gelen birinden de ancak bu beklenirdi. Neyse…

O hiçbir zaman ait olmadığım ve ait olmaya çabalamadığım evi terk edip kendime döndüğümdeyse yanıma sadece bu ikisini aldım. Kendimden kaçarken karşılaştığım ve bana tekrar beni hatırlatan o ikisini…


>Nausea No:12

>Lou Reed – Perfect Day

Saçmaydı oysa. Ve dökülen her damla kan boşa gidecekken savaşmanın ne faydası olabilirdi. Büyüdükçe mi değişiyordum yoksa değiştikçe mi büyüyordum henüz emin olamıyordum. Serin hava iyi gelmişti, hepsi bundan ibaretti belkide.
Vapura yetişmek için adımlarımı hızlandırmalıydım. Ama serin hava çok iyi gelmişti. Yanımdan koşa koşa geçen insanlar beni biraz olsun tedirgin etmiyordu. Nasıl olsa yetişirdim. Kulağımdaki müzik hafiften kafamı bulandırmıştı. Bir film karesindeydim artık ve her şey yavaş yavaş küçülüyordu gözlerimin önünde.
Şanslıyım diye düşündüm vapura binerken. Üst kata çıktım, tam cam kenarında bir yere oturacakken gözüm dışarı kaydı. Berrak bir gece vadı dışarıda, ışıklar, deniz ve siyah o an çok çekici geldi. Tam o esnada LouReed’den Perfect Day çalmaya başladı ve ben ön güverteye çıktım.
Hava hala serindi, paltoma sarındım, kapşonumu kapatıp ortalarda bir yere geçtim. Bu şarkı bana onu hatırlattı ve daha 1 4 yaşındayken bu şarkıyı ve şarabı aynı anda keşfettiğimiz geceyi. Döne döne bu şarkıyı dinleyişimizi ve dostluğumuzu. Sararmış bir resimde gördüm onu bir an, bense rengarenk duruyordum işte kaşımda. Özledim onu bir an, sonra unuttuğumu sanarak devam ettim hayatıma.
Soğuk kendini gittikçe daha çok hissettiriyordu, içeri girmeliydim biliyordum. Ama şehrin ışıklarına bakakalmış, öylece duruyordum. Şarkı güzeldi, gece güzeldi, soğuk güzeldi. Kendimi çok çirkin buldum o an. Ve bu yeni bir şey değildi.
Şarkı sona yaklaşırken anılar ufak bir gülücük olarak asılı kaldı yüzümde. Sonra hepsi gecenin karanlığına karıştı.

>Nausea No:11

>

bugün eve doğru yürürken ve dinlenmeye giden yolda telaşlı adımlar atarken bir evin penceresinden klasik müzik çınladı kulağıma. şimdi size elbette bilmemkimin bilmemkaçıncı senfonisinden minvalinde bir şeyler yazacak kadar bir klasik müzik bilgim yok (ki parça benim için bile oldukça tanıdıktı). fakat müzikten çok çağrıştırdıklarından bahsetmek istedim, anımsadığım eski bir hayalden.
iki buçuk, üç yıl kadar önce taksim’de çalışırken ve kısa bir süreliğine orda yaşarken alman hastanesi’nin arasından geçip dönerdim eve.  oradaki sokaklardan birinin köşesinde miydi ne bir ev vardı. daima klasik müzik gelirdi kulağıma. perdeleri ardına kadar açık bir ev. kocaman kırmızı bir kitaplığın önünde loş ışıkta (muhtemelen okuma ışığı) bir adam otururdu. hayalimde onu elinde bir bardak viski ve yıpranmış bir romanla canlandırmışımdır hep.
çalışırken hep olduğu gibi o dönem de yoğun çalışıyorduk, tarlabaşı’nda çalışmak zaten binlerce ayrı romanın içinden geçmek, kaybolmak gibi bir deneyimdi benim için. ve eve yorgun argın, kafamda içeceğim biranın ve çizeceğim eskizlerin hayaliyle (ki 4. kez bitirme projesi aldığım ve nihayet mezun olacağım dönemdi) dönerken o ev nedense beni hep motive ederdi. geleceğe dair bir huzur vaad ederdi adeta.
elbette o zaman da biliyordum benim gibi iç huzuru eksik insanların asla huzur denen meretle barışık yaşayamayacağını ama hayal etmek de bir hak sonuçta. kendimi iş çıkışı devasa kütüphanemin önündeki sallanan koltuğumda, elinde biram, dergi okurken hayal ederdim hep.
sanırım iyi geldi bu hayali hatırlamak. o dönemki şahsi gazımı ve bu gazla birçok şeyi kotarabileceğimi hatırlamak kendime dair çoktandır sarsılmış güvenimi okşadı az da olsa….
bir de evde beni bekleyen bir kediyi çok özlüyorum sanırım…

>Nausea No:10

>…
üç noktanın birçok değişik anlama çekilebileceğini düşünürdüm çocukken. ve dolaylı dolaysız anlamlar yüklemeye çalışırdım.. zorlardım adeta.. hoş değişen çok da bir şey yok belki de.. hiç değilse anlam yükleme çabasında. ve elbette üstüne 5 beden büyük gelen anlamları cücelere giydirmekte… hem de bile bile..
uyanış..bekleyiş..e hadi bakalım tükeniş ki en uzunu bu kısmı sanki…oysa baya da beklemiştik.. godo misali gelen giden olmayınca atladık ister istemez son safhaya.

evet sabahki enerji patlamam bir “deep down inside”la tamamlanmış oldu, layığını da buldu.
the mess we”re in dinlemek lazım şimdi..


>Nausea No:9

>Başsız sonsuz gibiyim.. böyle ne bileyim, sanki paramparça olmuşum da kucağıma toplamışım dökülen parçalarımı, alelacele, hep bir yerlere yetişmek için koşup duruyorum. Kucağımda yapboz gibi benliğim ama bir türlü toplayacak ya zamanı ya da dermanı bulamıyorum. Nerden çıktı bu yorgunluk halleri, bu küskünlük, bu içine gömülüp gene bütünlenebilme arzusu.

Tanıyamıyorum kendimi artık. Ya gerçekten de o kadar değiştim ki aynadaki başka bir kadın ya da o kadar önemsemedim ki kendini, o kadar çok görmezden geldim ki unuttum artık kim olduğumu. Hep bir yaşama telaşı, hep bir toparlama ve toparlanma çabası derken arkaya baktığımda kendimden geri ne kadarı kaldı bulamıyorum. Sorular uçuyor zihnimde, kimdim ben, neydim… Artık bilmiyorum, hatırlayamıyorum.

Uzun zamandan sonra sosyal ve kültürel faaliyetlere giriştim bu haftasonu. İnsan görmeyi, muhabbet etmeyi çok özlemişim. Ama öyle alelade, her günkü muhabbetlerden değil. Öyle cümlelerin havada uçuştuğu, söylemek için söylendiği değil, gerçek muhabbetten bahsediyorum. Seni görebilen ve senin de gördüğün, hiç değilse görmeye çabaladığın insanlarla, ağızdan çıkan her sesin bir yere dokunduğu, konduğu yerden daha da güçlenerek tekrar sana döndüğü bir muhabbet.

Nasıl başardım da kendimi bu denli yalnızlaştırdım bilmiyorum. Kaç kişiydik o zaman kaç kişi kaldık be heytt… Evet bu derin girişten sonra tekrar normal lakayt kişiliğime seri bir dönüş yaptım. Ama gerçekten de kendimi pek iyi hissetmiyorum bir haftadır falan. Sürekli işte böyle duygu seli halindeyim. Bahardandır canım, evet evet yoksa ben ne yapayalnız bir insanım ne de asosyal. Çok sıkılmıyorum da zaten. Yoksa blog yazardım di mi. Tabii caaanım…

Yorgunum. Acayip canım sıkkın ama ben bile tam anlayamıyorum nedenini. Hormondur belki de. Belki içine at at biriktir, topluca fırlat, hobaa sendromudur. Sebebi her neyse bu asık suratlı, gıcık halimi hiç sevmiyorum ama içimden sadece uyumak, okumak ve gene uyumak geliyor. Marco da zaten depresif depresif şarkılar açmış karşımda. Bari bi sigara yak at be Marco, bak ateşi de almışsın yanına, olmuyo ama…

Bu arada Pazar Devlet Tiyatroları’nda Mummenschanz Pandomim Tiyatrosu’nu izledik cancaazım Didem ve Didar’la. Oyun hakkında da (performans daha uygun sanırım) yazacağım bir ton şey var ama biraz kafamı toplamak istiyorum önce..

Yani öyle işte.. bir de geçen Onursal geldi aklıma çok kötü oldum ama adam intihar edince bile böyle kötü olmamıştım. Garip.. Neyse..

(Fotoğraf: popoks)


>Nausea No:8

>

Sanırım okuma yazma öğrendiğimden beri ben de birçok insan gibi bir şeyler yazıyorum. Aslında her şey ilkokul öğretmenimin günlük tutma ödevi vermesiyle başladı. Kendisini hala pek sevmesem ve bu tür ödevlerin çocukları okuma ve yazmadan soğutmak için tasarlanmış birer çin işkencesi olduğunu düşünsem de gariptir bende işe yaradı. İlkokul birinci sınıftan lise ikiye kadar düzenli olarak günlük tuttum. Ne kadar yazdığım şeyler giderek birer günlükten saçma sapan denemevari yazılara dönüşmeye başlasa da sanırım üniversite ikinci sınıfa dek de aralıklarla yazmaya devam ettim.

Aslında yazmak benim için ilk başlarda ve hatta sonrasında da içimdeki acılıkları, can sıkıntılarını çıkarıp atma ayini gibiydi. Biraz Ahmet Telli’nin de dediği gibi, kötü bir konuşmacıydım oysa ben ve ne zaman birisi adres sorsa hemen silaha davranıyordum. Yani anlayacağınızın duygular hakkında konuşmaktan pek de hazetmeyen, hatta utanan biriyim ben. Bunun beni güçsüz duruma düşüreceğinden veya ileride hayalkırıklığı yaratacağından korktuğum için başladım yazmaya. Sadece ben bilecektim ne hissettiğimi tam olarak ve ileride de sadece kendimden utanmak zorunda kalacaktır. Kötü bir hafızam olduğu ve günlüklerimi okuma alışkanlığım da pek olmadığı için de utanma duygusu daha da azalacaktı.

Dün gece Marco’yla da konuştuk aslında. Hayatımın büyük kısmını rezil olmaktan korkarak geçirmiş biriyim ben ve bir blogda derdimi tasamı cümlealemle paylaşmam da bir o kadar garip aslında. Bunları Marco’nun yazdıklarını yayınlama kaygılarını dinlerken fark ettim aslında. Ben de uzun zaman aynı kaygılara sahiptim gerçekten de ama şimdi işler biraz değişti sanırım. Ama değişen şey benim kaygılarımın azalmasından ziyade kendimi rezil olmuş hissedecek kadar yakın hissettiğim kimsenin kalmaması biraz da. Zaten yazdıklarımı da kimsenin ciddiye alıp okuduğunu veya okuyacağını düşünmüyorum. Yani aslında inancını yitirmiş gibiyim. O yüzden kamuya açık bir günlük yayınlamak da çocukken sadece kendimin okuyabildiği bir günlüğe boşalmaktan pek de farklı değil. Kısacası kamuya açık bir boşalma yaşamaktan korkmuyorum çünkü ortada bir kamu olduğunu zaten düşünmüyorum. Elbette bir de bunun yazmaya dair bir gelecek düşünmekten de vazgeçmemin payı var. Asla o hep hayal ettiğim romanı yazamayacağım, asla yazınsal anlama üstün metinler oluşturamayacağım. O yüzden de yazınsal başarısızlıklarımla ilgili de kimin ne düşüneceği pek de önemli değil. B.ktan şeyler yazdığımı ve b.ktan şeyler yazmaya devam edeceğimi zaten biliyorum.

Aslında tüm bunları irdelememe sebep olan sevgili A. oldu. Geçen gün bana: “bireysel yazıları yayınlamak konusunda pek iyi değilim, bi sonraki okuyuşumda bile pek bi garip, saçma gelir hep, yayınlamak bi tarafa dursun… silinmeye veya yırtılmaya mahkum… ;) ” demişti. (Umarım bunu yayınlamamdan da rahatsız olmazsın bu arada :) Ben de işte düşünmeye başladım, aynı A. gibi düşünmeme rağmen nasıl oluyor da bir blog yazmaya hevesleniyorum diye.

Çok uzun bir aradan sonra yeniden yazıyorum ve gene 10 yaşındayken yazdığım gibi pervasızca yazabiliyorum, aynı hazzı alabiliyorum. Kelimelerimi kaybettim diye yazmıştım bir zamanlar, evet hala da bulmuş değilim, zaten hükümsüzdür. Ama gene de eksiklik hissini azalttığı sürece yazmak da güzel.


>Nausea No:7

>Bugün acayip bir his var içimde. Kendi kendimi hayalkırıklığına uğratmaktan o kadar sıkıldım ki. Hani herkesin bir hayali vardır, illa yapacağı, uğruna fedakarlık falan da yapabileceği, herhangi bir şey. Hayatının amacı veya yaşama sevincin de olmak zorunda değil, sadece istersin işte. Daha fazlasına gerek olmayabilir. Ve işte benceleyin hafifinden hıyar tabiatlıysan veya gerçekte nerde ve ne zaman ve ne şeklde ve ve.. yani orasının neresi olduğunu bilmeyen, ne istediğinden bile bi haber bir maymun iştahlıysan o fırsatı yüzlerce kere yakalasan da nafile. Sanki geçmek zorunda olduğun bir dersin sırf sınavına girsen geçeceksin ama sabah uyanmaya üşeniyorsun. Yatak öyle sıcak ki… İşte bu derece saçmasapan bir ruh halindeyim.

Acayip gıcık oluyorum şu an kendime. Yapamadım, olmadı değil de ben olduramadım, bir türlü beceremedim sanki. Keşke beceremeyeceğim şeylerin hayalini kursaydım, asla olmayacak şeylerin. O zaman kendi boşvermişliğime kızmak yerine hiç değilse boş bir hayal olduğunun huzuruyla uyurdum bu akşam…

Bir anda eve dönerken fark ettim, belki de içgüdüsel bir kendini cezalandırma refleksidir. İçimden deli gibi eve gitmek geçerken bir anda hiç bilmediğim, içinde bana ait hiçbir şey olmayan, hatta hiçbir aidiyet taşıyamayacak kadar kişiliksiz ve nötr bir odada uyumak istedim bu gece. İçine girince benim bile kişiliğimi yitirivereceğim bir oda, mesela ucuz bir otel odası veya iyisimi bir hastane odası. Eskiden kalma bir alışkanlık aslında bu da. Mazoşistçe bir kendini cezalandırma yöntemi benim için. Sevdiğin bir şeyden kendini mahrum etmek ve içine çekilmek. Pek işe yaradığı da söylenemez aslında. Çocukluğuma inelim mi olric?

Nerdesin be olric, beni şimdi bir sen dinlersin oysa.


>Nausea No:6

>

and i can’t face the evening straight
you can offer me escape
houses move and houses speak
if you take me there you’ll get relief,

(radiohead – last flowers)
geceyle yüzleşmeye cesaret bulamadığım şu sıralar, evet bir kaçış teklifi hiç de fena gitmeyebilirdi.
duvarlar birer canlı, birer organizma belki de. izleyen, gözetleyen, kapatan, saran ve hatta sıkıştıran.
uçurumun kıyısına doğru yapılan bu yolculukta yanınıza almak istediğin 3 şey ne peki? bir saniye, bir saniye, çok afedersiniz sayın seyirciler ama yayınımızı bir flaş gelişmeyle bölmek zorundayız. bölmezdik bölmemesine de böldük işte. bölündü. bölünmek. kırıp binbir parçaya bölünmek kadar hoş gelmiyor kulağa değil mi sayın seyirciler. o zaman hava durumuyla devam edelim.
beynimizin omurilik sıvısında bugün sağanak yağış görülecek. sıcaklıklar mevsim normallerinin altında seyrederken, aman tanrım o da ne. beyin lobumuzun doğu bölgesine omurilik soğanından gelen bir fırtına yaklaşıyor. bu hafta sonu bu fırtınanın etkili olması, sıcaklıkların buzul çağı öncesi döneme dönmesi umut ediliyor. umut etmek… ne saçma…

>Nausea No:5

>
sabaha karşıydı, hatırlıyorum. henüz gün yüzünü göstermeden, usulca, bir hırsız gibi… evet evet, tam da bir hırsız, bir kaçak gibi…. üzerimde kan, üzerim harap… ellerim çamurlu, içim kan ter içinde… tam da bir yabancı gibi, tüm çürümüşlüğümle girdim şehre, şehrine. senin şehrine adım attım, sen en tatlı rüyalarının, en hasır altı ettiğin karanlık tutkularının pençesinde, bembeyaz çarşaflarlarla kaplı, beyaz boyalı odanda uyurken. bilemezdin oysa. bilemezdim oysa, bilemezdik.

matem peçesini üzerinden atmış, içim bombok, içim çer çöp içinde girdim şehre. tüm zehrimi topladım avuçlarımda ve asfalta kandan pembemsi ayak izleri bıraka bıraka geldim işte. senin şehrine, ki bir zamanlar benim dediğim, diyebildiğim an korkumda kafasına üç kurşun sıkıp yalınayak kaçtığım şehrine. eskiden şehrimiz dediğin bu kan ve sidikle yıkanmışların ülkesine.

döndüm işte, elimde bir intikam romanı gibi büyüyen sigaram, ayaklarımda cam kırıkları ve gözlerimde çocukluğumdan birkaç güfteyle. döndüm işte, öldüğüm, gömüldüğüm ve dirilemeden tekrar tekrar öldürüldüğüm yere. olmayanın, olamayanın ve belki de hiç olmayacak olanın şehrine. döndüm, hem ilk hem de son kez kaybettiğim ve geri dönmeyecek olan yere. döndüm hiç başlayamadığım ve bitiremediğim ülkeye.

beynimde bir keleş, yüreğimde çürükler, yüzümde kan kızılı, içimde karafatmalar. ben geldim.

(Çağla’ya ve homofobiyle katledilen bütün dostlara itafen….)


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.