>
Açık krem rengi badanası, sigara isiyle iyiden iyiye sararan odasında oturmuş, gökyüzünü izliyordu. Ve elbette onu düşünüyordu.
Annesinin dantelli, tül perdelerinin beyaz dumanı ardından dünya sanki biraz daha gerçek dışı, dışarısı sanki biraz daha gerçeküstüydü. Oysa oda tüm gerçekliğiyle sarmalıyordu onu ve gökyüzünü izlemek bir rüyaya bakmak gibiydi şimdi. Daha düş atölyesinden tam çıkmamış, bu yüzden de hatları tam oturmamış tatlı bir hayal gibiydi dünya.
Bir zamanlar ne de çok sevdiği sevgili koltuğundaydı. Bir sigarayı daha kültablasında öldürürken ve daha onun toprağı soğumadan bir yenisini yakarken, hep aklı ondaydı.
Koltuğun kadifeleri yer yer dökülmüş, eskiden odayı çepeçevre saran bordomsu rengi parça parça kararmıştı. Fark etmeden, hafifçe bu pürüzlü koltuk kolunu okşadı, parmaklarını kararmış kumaşın üstünde neredeyse sevgiyle gezdirdi.
Bu koltuk nerden baksan onunla yaşıttı. Yine de evin rutubetten yosunlaşmış duvarları, sararmış mobilyaları ve solmuş insanları arasında hala ışıldıyordu. Belki başka bir yerde, başka insanların arasında tüm güzelliğini yitirecekti ama işte buradaydı, doğru zamanda doğru yerdeydi ve çok güzeldi. Hala dimdik, hala heybetli, hala orda… Evet, hala yaşıyordu ve bunu bizler gibi gizlemiyordu. Bundan utanmıyordu, tam tersine sanki yaşamı büyük bir coşkuyla kucaklıyordu.
İçten içe kıskandı onu. Gözlerini kapattı, sigarasından derin bir nefes çekti ve bir nefes daha. Bu sefer bilerek, her kıvrımını, her kumaş kırıntısını ezberlemek ister gibi tuttu, okşadı kollarını. Eskimiş kadifeden arta kalan yara izlerini buldu tek tek. Sevdi yaralarını, kirlenen, yağlanmış kadifesini ve içine işleyen onca anıyı, onca yaşanmışlığı. Çokça önce kararmış, çokça önce kabuk tutmuş, şimdiyse nasırlaşmış yaralarının kekremsi kokusunu çekti içine. Öyle baş döndürücü, öyle içe işleyen bir kokusu vardı ki başı döndü bir an.
Ansızın gelen ayak sesleriyle irkildi. Süslü hayallerinin sıcacık yorganı paldır küldür düştü üstünden. Gerçeğin ayazı yüzüne çarpmış gibi hafifçe ürperdi.
Düşünmeden kafasını sesin geldiği yöne çevirdi. Onu gördü. Kapıda dikilmiş kendine bakıyordu. Bedenini kapının pervazına hafifçe yaslamış, içinde ne kin ne de sevgi okunan bakışlarını ona yöneltmişti. Yüzü hiçbir duyguyu ele vermeyecek şekilde durgundu. Gözleriyse hafif bir ışıkla aydınlanmıştı ama bunun heyecandan mı yoksa nefretten mi olduğunu anlamak imkansızdı.
Bir süre öylece kaldılar. Suskun ve tarafsız bakışları odanın boşluğunda karşılaştı. Gözleri kısa bir an ne söyleyeceklerini düşündü ve ardından susmaya devam etme hususunda hemfikir oldular.
Adam, kapıya ağırlığını biraz daha verip “içeri gelmeyecek misin, bekliyorlar” dedi yılgın bir sesle. Gözlerindeki ışıkla ses tonu tam bir tezat oluşturuyordu. Bu kadının ilgisini çekti. Hatta meraka benzer, garip bir his oluşturdu içinde. Yavaşça doğrulurken, “geliyorum ama fazla kalamam” dedi.
Aslıda burada oturup, ne düne, ne bugüne ne de yarına değen hayaller kurmaktan başka yaptığı bir şey yoktu. İstese onlarla oturabilir, hatta çok canı çekerse uzun uzun sohbet edip, onların gündelik kaygılarını, yarına dair niceliksiz planlarını dinleyebilirdi. Eskiden olduğunu gibi onları sevebilirdi bile belki. Ama bugün bu boş nezaketlerle, yarımyamalak laf çarpmalarla ve dokunduğu yeri sızlatan kahkahalarla uğraşamayacak kadar bitkin hissediyordu kendini.
Yine de kalktı koltuktan, koltuğundan. Az önce derin anlamlar yüklediği, şimdiyse arkasını dönüp bakmadan uzaklaşacağı, belki bir süre, hatta uzun bir süre varoluşunu anımsamayacağı koltuğundan. Adımları geri geri giderken derin bir nefes aldı. Antreyi geçip salonun çift kanatlı kapısını araladı.
Salondakileri görür görmez ise bunun kötü bir fikir olduğunu anlamıştı. Geri dönmeyi düşünse de artık onu görmüşlerdi, içeri girmeli ve onlarla aslında hiç de kıymetli olmayan zamanını paylaşmalıydı.
Salondaki kadınlı erkekli grup, ellerinde bira şişeleri, hararetli hararetli tartışıyorlardı. Saat henüz altı bile olmamıştı ama grubun bir kısmı şimdiden çakırkeyifti. Salonu, annesinin tül perdesini andıran beyaz bir sigara dumanı kaplamıştı. İnsanın genzini yakan tütsü kokuları ise ortamı ferahlatmak şöyle dursun havayı iyice boğucu kılmıştı. Her anlamda gerçekler diye düşündü. Boğucu kokularıyla, geniz yakan tartışmalarıyla ve ucuz hayalleriyle gerçekten yaşıyorlardı ve kendisi gibi bunu inkar etmek yerine buna dört elle sarılmayı tercih ediyorlardı.
Her şeyiyle iri kıyım olan, sözcükleri ağzından adeta tükürerek çıkaran, esmer kadın bir yandan önündeki tabaktan aldığı cipsleri hırsla ağzına dolduruyor, bir yandan da yanındaki ufak tefek adamı aslında durumun hiç de tahmin ettiği gibi olmadığına ikna etmeye çabalıyordu. Bunu öyle gelişigüzel, öyle hoyratça yapıyordu ki adam koltuğa büzüşmüş, elinde tuttuğu bira şişesinin kağıdını yoluyor, arada da yardım ederler umuduyla neredeyse acı dolu gözlerle çevresindekilere kaçamak bakışlar gönderiyordu.
Kapıyı tamamen açtığında iri yarı kadın aniden sustu. Herkes ona bakıyordu şimdi. Grup ona bakıyor, gülümsüyor ve onu kendi küf kokulu gerçekliklerine çekmek için gönülden hazır görünüyordu. Hafifçe gülümseyip başıyla salondakilere selam verdi, yerdeki minderin kenarına ilişti. Gereksiz selamlaşma ve hal hatır sormalardan hiç hazetmiyordu çünkü böyle durumlarda kimse kimseye “nasılsın?” diye sorarken gerçekte nasıl olduğunu önemsemiyordu ve hiç kimse bu soruyu “iyiyim, sen nasılsın?” diye cevaplarken aslında iyi falan olmuyordu. Selamlaşmaları içi çoktan boşaltılmış, neredeyse ilkel bir ritüelden farksızdı. Bu yüzden kadın bunu reddediyor, nasıl olduğu sorulduğunda genellikle kendini çorbadaki tuz veya buzluktaki nane gibi hissettiğini söylüyordu. Herkesi nedense pek bir eğlendiren bu sözlere karşılık atılan kahkahalar kadının buz gibi bakışlarıyla eriyordu. Bu yüzden de riskli bir şeydi ona selam vermek ve kimse bu riske girmeye cesaret edemiyordu.
Salondakiler çok da anlamlı bulmadıkları bu görüşlerini ezberledikleri için hiç değilse artık bu ritüeli ona dayatmaktan vazgeçmişlerdi. Fakat bunun yerine koyacak bir şey bulamadıklarından genellikle kadınla karşılaştıklarında ya ne yapacaklarını bilemez bir halde şaşırıp kalıyor ya da çözümü onun var oluşunu reddederek hayatlarına kaldıkları yerden devam etmekte buluyorlardı. Pek yaratıcı bir çözüm değildi belki ama işleri çözmeye yetiyordu.
Bir süre ne yapacaklarını veya ne söyleyeceklerini bilememenin şaşkınlığıyla susan, kaçamak bakışlarla birbirine bakan topluluk kısa süre sonra öncekine yakın bir ritimle tartışmayı sürdürdü. Sözcükler daha özenle seçiliyor, kimse temkini elden bırakmak istemiyordu.
Çocukken sirkte gördüğü çadır tiyatroları geldi kadının aklına. Ter, yemek ve parfüm kokan insanların ve yıllanmış, ağır, küflü kumaşların arasında oynanan, izleyicinin ezbere bildiği ucuz öykülerin anlatıldığı, tıklım tıklım dolu tiyatrolar. Herkesin bildiği hikayeleri, hep anlatıldığı gibi anlatan, kelimeleri dar, hayalleri geniş oyuncuları düşündü. Salondakilerin de aslında onlardan pek bir farkı yoktu. Tek farkları yaptıkları işin boktanlığını bilen oyuncuların aksine salondakilerin birer oyun oynadıklarının bile ayrımına varabilecek bilince henüz ulaşamamış olmalarıydı.
İyice canı sıkıldı kadının. Bu saçma müsamerenin herhangibir yerinde olmak, izleyici konumunda bile olsa, çok yoruyordu onu. Kendine olan saygısını bile yitirebilecek noktaya geliyordu bazen. Ve özellikle böyle zamanlarda burada ne iş olduğunu düşünmeden edemiyordu.
Eline tutuşturulan birayı hızlıca içmeye çalıştı. Ne kadar hızlı içerse o kadar kolay kurtulabilecekti bu ruhsuz kalabalıktan. Odasına, mabedine dönebilecek ve sterilize edebilecekti burada çokça kirlenen sözcüklerini.
Hava kararmaya başlamıştı yavaş yavaş. Pencereye döndü ve güneşin can çekişini izledi. Güneş tamamen öldüğünde ise cenazesini kaldırması gerektiğini söyleyip, salondakilerin şaşkın bakışları arasında odasına geçti.