Category Archives: öykü

Uyanış

“Çok afedersiniz ama bok gibiyim” dedi, arjantinde kalan birasını kafasına dikip masadakilerin şaşkın bakışları ve fısıldaşmalarına aldırmaksızın kalktı, arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Başında gittikçe müzminleşen bir ağrı, kronik uykusuzluk ve hayatından ezeli memnuniyetsizlik içerisindeyi. İki buçuk yıllık derin uykudan hayata uyanmak beklediğinden çok daha ağır gelmişti.

İki buçuk yıl ve uyunan rüyasız bir uyku…

O, dizginlenmiş beyin kimyasallarının yumuşacık yatağında, alemlerin en alemindeyken hayat akmaya devam emişti elbette. Yarım kalan her şey tozlanmış, dışarıda unutulanları bırak, buzluktakiler bile küflenmişti.

İki buçuk yıl, nerden baksan hayatının 10’da biri…

Çocukken hayatı 3 evreye ayırmıştı, aynı Sartre’ın üçlemesindeki gibi: uyanış, bekleyiş ve tükeniş. Her tükeniş derin bir uykuyla sonlanıyordu ve her uykuyu kısır bir döngü misali uyanış takip ediyordu.

En sancılısı hangisiydi, asla kestiremeyecekti belki ama “uyanış”, hele de bu defa uyuma süresinin uzunluğu ve uyandığı koşullar düşünüldüğünde fazlasıyla can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.

Ardından en nefret ettiği “bekleyiş”in geleceğini ve bunu da nerde, ne zaman karşına çıkacağını asla kestiremediği “tükeniş”in takip edeceğini bilse de bitsin istiyordu artık. Bu “uyanış” kendi içinde bir “bekleyiş” e dönüşmeden bitsin…


>Dur-Du

>

Başkalarının hikayelerini düşünüyordu o sabah. Her sabah olduğu gibi trenin puslu pencerelerinden boş peronları, ıssız istasyon binalarını, güne çoktan kaybetmiş başlayan insan yüzlerini seyrederken, neden başka hikayelere, uzak anılara bu denli değer verdiğini düşünüyordu. Hiç tanımadığı insanların, pek de aşina olmadığı belli belirsiz mimiklerinin ardından çıkarmaya çalıştığı hikayelere neden bu denli takıldığını ve neden bunları, tanıdık yüzlerin, sıcak bakışların, belki biraz kendine dair hikayelerine tercih ettiğini düşünüyordu.

Dostlarından mı kaçıyordu yoksa kendisinden mi? Hayattan mı saklanıyordu yoksa hayatı yakalamaya mı çalışıyordu? Her şey, trenin kirli camlarından görünen istasyonlar gibi hafif puslu, çokça da kafa karıştırıcıydı.

Yıllar önce, taze kaybettiği bir dostu, dostlarını kaybetmeye daha alışmamışken, kalbi nasırlaşmamışken daha, ayrı pencerelerinden bakacağız demişti, ters yöne giden trenlerin birbirinin aynı pencerelerinden. Cesurca bir kahanetti belki bu ve her cesur kehanet gibi gerçekleşmişti eninde sonunda. Oysa tüm bunları düşünmek için çok geç değil miydi?

“Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

Sorular soruyordu birbirinin ardına, çoktandır kaçmayı denediği soruları sıralıyordu teker teker. Cevaplarsa her yeni gelen soruyla beraber önemini biraz daha yitiriyordu sanki. Esas olan sorulardı artık, gerisi ise teferruat.

En çok boğularak ölmekten korkardı küçükken. Şimdiyse boğularak yaşanan, başsız sonsuz hikayelere hapsetmişti kendi.

Bile isteye hem de.

Göre göre.

Bile bile.

Trenin puslu camlarından gerçekdışılaşan, o camların içindeyse belki biraz solgun, belki biraz yorgun veya kırık ama yılgınlığına rağmen gerçek olan hayata baktı. Sağında solundaki yabancı suretlere, ışığını yitirmiş tüm o renklere…

Müzik durdu sonra.

O durdu.

Tren durdu.

Hayat durdu.  

Alıntı: Murathan Mungan – Yalnız Bir Opera

>Cinnet(name)

>

Duygulardan bahsetmekten veya duyguları sorgulamaktan, onları insan gibi yaşayamadığımızı düşünüyorum bazen. Oysa bilirsin, ben duygulardan bahsetmekten çok da haz etmezdim. Eskiden. Şimdi de haz etmiyorum, aynı cümleleri kurup durmamın sebebi sevmem değil aslında. Neyse…

Ama mesela, duygulardan bahsedilmesini sevmemek, bundan bahseden yazarları okumama engel değil elbette. Bir Dostoyevsi, bir Proust bahsedince, okurum mesela. Ve okumakla da kalmam, bakma, keyif de alırım. Çünkü onların anlattığı duygu bizim ergenlikte yaşadığımız hezeyanlar veya kötü giden ilişkilerimizi temize çekme kaygımız gibi değildir. İyi anlatıcılar var elbette dünyada. Senin hayatına bakıp, senin hayatını senden iyi gören, iyi anlatıcılar. Oysa bilirsin, ben paniğe kapılırım böyle durumlarda. Ve saçmalamanın panzehiri asla içmek değildir. Bunu bilmediğimden içiyor değilim zaten, belki sadece saçmalamayı seviyorum. Veya şairin dediği gibi:
“Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum” 

 

Bahar gelmedi hala. Bilirsin kışı sevmem. Üşümeyi, kat kat giyinmeyi, hasta olmayı, çorba içmeyi de sevmem. İnsanın, neyi sevmediğini sıralaması ne kolay. Oysa neyi seversin diye sorsan, ebleh ebleh bakarım suratına. Verebileceğim, her an hazırda bulundurduğum, kalıplaşmış cevaplarım var elbette. Ama bunların hiçbiri, sevmediklerimin yarattığı duygu kadar güçlü değil. Sevmemek daha tutkulu bir hal sevmekten. Hiç değilse benim için.
Şimdi hava güzel olsa şarap alıp sahile inerdik mesela. Ama değil. Demem o ki ya bu bahar gelecek, ya da…
Bir de bir kız vardı hatırlar mısın, öğretmen “seni çok kıskanıyorum, düşünsene, hiç düşünmüyorsun” dediğinde, nazikçe teşekkür etmişti. Son zamanlarda çok düşünür oldum onu. Ve  işte, ben o kız olmaya karar verdim şimdi. Adımı ve imgemi de değiştirdim. Boşuna arama diye söylüyorum bunları. Bahara kadar kapalıyız çünkü. Şu soğuklarda acı çekmek hiç çekilmiyor.
Neden başlamıştım bu mektuba çok hatırlayamamakla birlikte ve tam da bu sebepten dolayı mektubuma son vermeyi yerinde buluyorum. Bir diğer mektupsal serzenişimde görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kal.
Fotoğraf: Burdan
Şiir: Ahmet Telli – Çocuksun Sen

>buzluktaki nane

>

Açık krem rengi badanası, sigara isiyle iyiden iyiye sararan odasında oturmuş, gökyüzünü izliyordu. Ve elbette onu düşünüyordu.

Annesinin dantelli, tül perdelerinin beyaz dumanı ardından dünya sanki biraz daha gerçek dışı, dışarısı sanki biraz daha gerçeküstüydü. Oysa oda tüm gerçekliğiyle sarmalıyordu onu ve gökyüzünü izlemek bir rüyaya bakmak gibiydi şimdi. Daha düş atölyesinden tam çıkmamış, bu yüzden de hatları tam oturmamış tatlı bir hayal gibiydi dünya.

Bir zamanlar ne de çok sevdiği sevgili koltuğundaydı. Bir sigarayı daha kültablasında öldürürken ve daha onun toprağı soğumadan bir yenisini yakarken, hep aklı ondaydı.

Koltuğun kadifeleri yer yer dökülmüş, eskiden odayı çepeçevre saran bordomsu rengi parça parça kararmıştı. Fark etmeden, hafifçe bu pürüzlü koltuk kolunu okşadı, parmaklarını kararmış kumaşın üstünde neredeyse sevgiyle gezdirdi.

Bu koltuk nerden baksan onunla yaşıttı. Yine de evin rutubetten yosunlaşmış duvarları, sararmış mobilyaları ve solmuş insanları arasında hala ışıldıyordu. Belki başka bir yerde, başka insanların arasında tüm güzelliğini yitirecekti ama işte buradaydı, doğru zamanda doğru yerdeydi ve çok güzeldi. Hala dimdik, hala heybetli, hala orda… Evet, hala yaşıyordu ve bunu bizler gibi gizlemiyordu. Bundan utanmıyordu, tam tersine sanki yaşamı büyük bir coşkuyla kucaklıyordu.

İçten içe kıskandı onu. Gözlerini kapattı, sigarasından derin bir nefes çekti ve bir nefes daha. Bu sefer bilerek, her kıvrımını, her kumaş kırıntısını ezberlemek ister gibi tuttu, okşadı kollarını. Eskimiş kadifeden arta kalan yara izlerini buldu tek tek. Sevdi yaralarını, kirlenen, yağlanmış kadifesini ve içine işleyen onca anıyı, onca yaşanmışlığı. Çokça önce kararmış, çokça önce kabuk tutmuş, şimdiyse nasırlaşmış yaralarının kekremsi kokusunu çekti içine. Öyle baş döndürücü, öyle içe işleyen bir kokusu vardı ki başı döndü bir an.

Ansızın gelen ayak sesleriyle irkildi. Süslü hayallerinin sıcacık yorganı paldır küldür düştü üstünden. Gerçeğin ayazı yüzüne çarpmış gibi hafifçe ürperdi.

Düşünmeden kafasını sesin geldiği yöne çevirdi. Onu gördü. Kapıda dikilmiş kendine bakıyordu. Bedenini kapının pervazına hafifçe yaslamış, içinde ne kin ne de sevgi okunan bakışlarını ona yöneltmişti. Yüzü hiçbir duyguyu ele vermeyecek şekilde durgundu. Gözleriyse hafif bir ışıkla aydınlanmıştı ama bunun heyecandan mı yoksa nefretten mi olduğunu anlamak imkansızdı.

Bir süre öylece kaldılar. Suskun ve tarafsız bakışları odanın boşluğunda karşılaştı. Gözleri kısa bir an ne söyleyeceklerini düşündü ve ardından susmaya devam etme hususunda hemfikir oldular.   

Adam, kapıya ağırlığını biraz daha verip “içeri gelmeyecek misin, bekliyorlar” dedi yılgın bir sesle. Gözlerindeki ışıkla ses tonu tam bir tezat oluşturuyordu. Bu kadının ilgisini çekti. Hatta meraka benzer, garip bir his oluşturdu içinde. Yavaşça doğrulurken, “geliyorum ama fazla kalamam” dedi.

Aslıda burada oturup, ne düne, ne bugüne ne de yarına değen hayaller kurmaktan başka yaptığı bir şey yoktu. İstese onlarla oturabilir, hatta çok canı çekerse uzun uzun sohbet edip, onların gündelik kaygılarını, yarına dair niceliksiz planlarını dinleyebilirdi. Eskiden olduğunu gibi onları sevebilirdi bile belki. Ama bugün bu boş nezaketlerle, yarımyamalak laf çarpmalarla ve dokunduğu yeri sızlatan kahkahalarla uğraşamayacak kadar bitkin hissediyordu kendini.

Yine de kalktı koltuktan, koltuğundan. Az önce derin anlamlar yüklediği, şimdiyse arkasını dönüp bakmadan uzaklaşacağı, belki bir süre, hatta uzun bir süre varoluşunu anımsamayacağı koltuğundan. Adımları geri geri giderken derin bir nefes aldı. Antreyi geçip salonun çift kanatlı kapısını araladı. 

Salondakileri görür görmez ise bunun kötü bir fikir olduğunu anlamıştı. Geri dönmeyi düşünse de artık onu görmüşlerdi, içeri girmeli ve onlarla aslında hiç de kıymetli olmayan zamanını paylaşmalıydı.

Salondaki kadınlı erkekli grup, ellerinde bira şişeleri, hararetli hararetli tartışıyorlardı. Saat henüz altı bile olmamıştı ama grubun bir kısmı şimdiden çakırkeyifti. Salonu, annesinin tül perdesini andıran beyaz bir sigara dumanı kaplamıştı. İnsanın genzini yakan tütsü kokuları ise ortamı ferahlatmak şöyle dursun havayı iyice boğucu kılmıştı. Her anlamda gerçekler diye düşündü. Boğucu kokularıyla, geniz yakan tartışmalarıyla ve ucuz hayalleriyle gerçekten yaşıyorlardı ve kendisi gibi bunu inkar etmek yerine buna dört elle sarılmayı tercih ediyorlardı.

Her şeyiyle iri kıyım olan, sözcükleri ağzından adeta tükürerek çıkaran, esmer kadın bir yandan önündeki tabaktan aldığı cipsleri hırsla ağzına dolduruyor, bir yandan da yanındaki ufak tefek adamı aslında durumun hiç de tahmin ettiği gibi olmadığına ikna etmeye çabalıyordu. Bunu öyle gelişigüzel, öyle hoyratça yapıyordu ki adam koltuğa büzüşmüş, elinde tuttuğu bira şişesinin kağıdını yoluyor, arada da yardım ederler umuduyla neredeyse acı dolu gözlerle çevresindekilere kaçamak bakışlar gönderiyordu.

Kapıyı tamamen açtığında iri yarı kadın aniden sustu. Herkes ona bakıyordu şimdi. Grup ona bakıyor, gülümsüyor ve onu kendi küf kokulu gerçekliklerine çekmek için gönülden hazır görünüyordu. Hafifçe gülümseyip başıyla salondakilere selam verdi, yerdeki minderin kenarına ilişti. Gereksiz selamlaşma ve hal hatır sormalardan hiç hazetmiyordu çünkü böyle durumlarda kimse kimseye “nasılsın?” diye sorarken gerçekte nasıl olduğunu önemsemiyordu ve hiç kimse bu soruyu “iyiyim, sen nasılsın?” diye cevaplarken aslında iyi falan olmuyordu. Selamlaşmaları içi çoktan boşaltılmış, neredeyse ilkel bir ritüelden farksızdı. Bu yüzden kadın bunu reddediyor, nasıl olduğu sorulduğunda genellikle kendini çorbadaki tuz veya buzluktaki nane gibi hissettiğini söylüyordu. Herkesi nedense pek bir eğlendiren bu sözlere karşılık atılan kahkahalar kadının buz gibi bakışlarıyla eriyordu. Bu yüzden de riskli bir şeydi ona selam vermek ve kimse bu riske girmeye cesaret edemiyordu.

Salondakiler çok da anlamlı bulmadıkları bu görüşlerini ezberledikleri için hiç değilse artık bu ritüeli ona dayatmaktan vazgeçmişlerdi. Fakat bunun yerine koyacak bir şey bulamadıklarından genellikle kadınla karşılaştıklarında ya ne yapacaklarını bilemez bir halde şaşırıp kalıyor ya da çözümü onun var oluşunu reddederek hayatlarına kaldıkları yerden devam etmekte buluyorlardı. Pek yaratıcı bir çözüm değildi belki ama işleri çözmeye yetiyordu.

Bir süre ne yapacaklarını veya ne söyleyeceklerini bilememenin şaşkınlığıyla susan, kaçamak bakışlarla birbirine bakan topluluk kısa süre sonra öncekine yakın bir ritimle tartışmayı sürdürdü. Sözcükler daha özenle seçiliyor, kimse temkini elden bırakmak istemiyordu.

Çocukken sirkte gördüğü çadır tiyatroları geldi kadının aklına. Ter, yemek ve parfüm kokan insanların ve yıllanmış, ağır, küflü kumaşların arasında oynanan, izleyicinin ezbere bildiği ucuz öykülerin anlatıldığı, tıklım tıklım dolu tiyatrolar. Herkesin bildiği hikayeleri, hep anlatıldığı gibi anlatan, kelimeleri dar, hayalleri geniş oyuncuları düşündü. Salondakilerin de aslında onlardan pek bir farkı yoktu.  Tek farkları yaptıkları işin boktanlığını bilen oyuncuların aksine salondakilerin birer oyun oynadıklarının bile ayrımına varabilecek bilince henüz ulaşamamış olmalarıydı.

İyice canı sıkıldı kadının. Bu saçma müsamerenin herhangibir yerinde olmak, izleyici konumunda bile olsa, çok yoruyordu onu. Kendine olan saygısını bile yitirebilecek noktaya geliyordu bazen. Ve özellikle böyle zamanlarda burada ne iş olduğunu düşünmeden edemiyordu.

Eline tutuşturulan birayı hızlıca içmeye çalıştı. Ne kadar hızlı içerse o kadar kolay kurtulabilecekti bu ruhsuz kalabalıktan. Odasına, mabedine dönebilecek ve sterilize edebilecekti burada çokça kirlenen sözcüklerini.

Hava kararmaya başlamıştı yavaş yavaş. Pencereye döndü ve güneşin can çekişini izledi. Güneş tamamen öldüğünde ise cenazesini kaldırması gerektiğini söyleyip, salondakilerin şaşkın bakışları arasında odasına geçti.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.