Category Archives: politika

30 yıl önce 30 yıl sonra

“The Real Face of Turkey, 1980 (UK)
Poster for the planned Amnesty International Turkey campaign in 1980, which never took place due to the military coup of September 12, 1980. The poster, aimed at potential tourists to the country, wanted to increase awareness of human rights violations in Turkey

1980’de kurulması planlanan Türkiye Af Örgütü kampanyasının afişidir. Kampanya 12 Eylül 1980 darbesiyle amacına ulaşamamıştır.”

 

Kaynak: The Guardian


densiz derken?

Aklım sürekli Sabahat Tuncel’e takılıyor. Dönüp dönüp iziliyorum o sahneyi. Çok etkliyor beni öfkesi, ama daha çok kederi…

Sonra Hrant’ın ayakkabısı geliyor gözümün önüne, daha dün yerde sürüklenen gencecik kadın öğrencilerin çığlıkları, Metin Göktepe’nin yaralı yüzü…

Cinnetsel zamanlarda yaşıyoruz. Hiç değilse ben öyleyim. Sürekli öfkelenerek, sürekli canı yanarak okuyorum haberleri. Okumamaya karar verip verip bozuyorum kararımı, dayanamıyorum. Kapayamıyorum gözlerimi, görmemenin, duymamanın hafifliğine kaptıramıyorum kendimi. Gizli gizli istiyorum galiba ama beceremiyorum.

Birkaç ay önce, yine böyle morallerimiz bozulmuş, sürece dair konuşurken Marco, bu süreçte ister istemez tekrar politize olacağımıza dair bir öngörüde bulunmuştu. Bu kadarına da dayanamayıp sokaklara döneceğimiz demişti. Haklı belki de, hem neden dayanalım ki?

Neden diye düşünüyorum, neden bu kadar etkilendim Sabahat’in attığı tokattan, neden bu kadar sarsıldım. Sonra fark ettim, onun yılgınlığında, kederinde ve hatta dayanamamasında kendi yılgınlığımı, kederime gördüm ben. Yıllara yayılan suskunluğumu, elimden bir şey gelmemesini, olduramamayı…

Şimdilerde Sabahat’a savaş borazanlarını çalıyor onca masum insan ölürken “şiddete” alkış tutanlar. Görmezden gelenler, kafasını çevirenler. Varsın çalsınlar ama önce durup bir kadını, bir milletvekilini o çaresizlik, o mutsuzluk içine sokan neydi diye düşünseler ya..

Ve iyi ki diyorum çalışmışız Sabahat Tuncel’in seçim kampanyasında, iyi ki desteklemişiz… Hayat kendini ister istemez doğruluyor bazen.


Ateşin Düştüğü Yer

Cumartesi günü fırsat yaratıp Depo’daki Ateşin Düştüğü Yer sergisini gezme şansı buldum. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü vesilesiyle açılan sergi, farklı sanatçıları ve sanatçı gruplarını insan hakları çerçevesinde Depo’nun çatısında topluyor.

Depo’ya adımınızı attığınızda avaz avaz İstiklal Marşı’nı okuyan bir çocuk sesi karşılıyor sizi. O sesi takip edip üst kata yöneliyorsunuz, yerlerde krılmış kalemler, cezaevinden yazılan mektuplar, duvarlarda gazete küpürleri var. Birden tam karşınıza kocaman bir yazı çıkıyor; “Kızımın parçalarını eteğimde taşıdım”. Kışladan atılan havan mermisiyle hayatını kaybeden 14 yaşındaki Ceylan’ın annesi Saliha Önkol’un sözleri bunlar.  Ardından çeşitli, sanatçıların resimleri, yerleştirmeleri, kolajları ve videoları sarıyor etrafınızı. Türkiye’nin insan hakları  ihlalleri tarihinin tam göbeğindesiniz artık. Tek tek hatırlıyorsunuz, öldürülen gazetecileri, yakılan köyleri, işkenceleri, katliamları…

TİHV, hala ateşin düştüğü yedeyiz diyor bu sergiyle, nasıl 20 yıldır olduysak hala burdayız. Sergi, hem ziyadesiyle zayıf olan toplumsal belleğimizi canlandırıyor, hem de ağır bir tokat gibi oturuyor yüreğimize. Hakikatle yüzleşmek her zaman zor olmamış mıdır zaten.

20 Nisan’a kadar sürecek olan sergide Türkiye’de yaşanan her türlü hak ihlaline karşı yapılan çalışmalar sergileniyor. 131 sanatçının videodan enstelasyona, resimden kolaja çok çeşitli işleriyle katılıdığı sergi, Türkiye’nin son 30 yıllık insan hakkı ihlalleri sürecine dair oldukça geniş bir panaroma sunuyor.

Küratörlük veya sponsorluklardan bağımsız, tamamen gönüllülük temelinde kollektif katkılarla oluşturulan sergiye bu kadar çok sanatçının çalışmalarıyla katılması ise insana umut veriyor. Hele de bunca iyi çalışmayı birarada görme frsatı kaçırılmaya gelmez.

Sergi bilgileri için…


Korkuyorum

Korkuyorum…

Gazetecinin insanlık suçu işleyeninin değil, insanlık suçunu ortaya çıkaranının yargılanıyor oluşundan

Her türlü insani değere küfretmenin yüceltilip düşmanlıkların körüklenmesinden

Taşı toprağı altın memleketin toprağının altından çıkan toplu mezarlara karşı kimsenin gıkının çıkmamasından

Her gün karşılaştığım haksızlıklara karşı kendimin bile tepkisizleşmeye başlamasından

Hiç utanmadan memleketin tarihinin toprağa gömülmesinden

Güzel insanların hep bu memleketi terk etmek zorunda bırakılmasından

İnsanlığın temeli olan “su”yun böyle fütursuzca satılmasından

Günde ortalama 3 kadın cinayeti işlenmesine rağmen “erkekler kadınları öldürüyor” denilmesine bile bazı “erk”eklerin tahammül edememesinden

Korkuyorum…

 

 


>Güvercin Tedirginliğim

>




yazmak isterdim aslında, yazabilmek, konuşabilmek.. üç beş kelam edebilmek.. 4 senedir tek söz edemedim ardından.. yine lal oldum.. lal…




>ODTÜ’de Uzun Eşşek

>

Polis barikatına dayanıp uzun eşşek oynayan ODTÜ’lü kardeşlerim, sizi seviyorum…

>Türkiye Devleti ve Medyasının Hamile Bir Genç Kadına Karşı Savaşı!

>Kadınların, üniversiteli bir kadının polisin dayağı sonucunda bebeğini düşürmesi üzerine kaleme aldığı metini sizlerle paylaşmak istiyorum…

Türkiye Devleti ve Medyasının Hamile Bir Genç Kadına Karşı Savaşı!
Türkiye Devleti, emniyeti ve medyasının kadın düşmanlığının tüm silahlarını kuşanarak genç bir kadına karşı sürdürdüğü bu savaşı kınıyor, bu şiddetin fail ve sorumlularının hukuk önünde yargılanmasını, bu suçun devlet, emniyet ve medya içindeki tüm destekçilerinin kadınlar ve tüm kamuoyundan özür dilemesini bekliyoruz.
Belli ki defaatle vurgulamak gerekli, kadınların doğurup doğurmayacağı, kaç çocuk doğuracağı ya da hamilelik süresini nasıl geçireceği konusunda karar vermek hiç kimsenin tasarrufunda değildir. Kadınların doğurmaması ya da doğurması herhangi bir haklarının yok sayılmasına gerekçe gösterilemez. Ve doğurmaları kadınların düşünmesi, eylemesi, çalışması, üretmesi, sokağa çıkması, itiraz etmesi, haklarına aramasına mani değildir. Bunun aksini iddia etmek kadın düşmanlığı, ayrımcılık ve suçtur.
Şiddete Şiddet Demek!
4 Aralık Cumartesi günü yaşananlar malum. Başbakan’ın rektörlerle yaptığı toplantıya dilekçelerini ulaştırmak gibi demokratik bir hakkı kullanmak isteyen öğrenciler polis şiddeti ile engellenmiş. Bu şiddet kadın öğrencilere cinsel tacizle, karın ve kasıklarına tekme atılarak uygulanmış, şiddet gören öğrenciler arasında yer alan Genç-sen ve SDP üyesi hamile bir kadının, tersi raporlar söz konusu edilse de doktor raporlarına göre de aldığı darbelerle hamileliği sona erdirilmiş. Yani yaşananlar fazlasıyla vahim iken bu şiddet demokratik bir ülkede olacak olanların tam tersine ertesi gün siyasetçiler ve medyada nasıl katmerlenerek sürdürülebilir? Kadının yaşı, “şiddetin büyütülmesi”, “hamile iken sokakta, eylemde olunup olunmayacağı” “bebeğine karşı sorumluluğu” vb. nasıl tartışma konusu edilebilir? Yakınları ya da devlet güçleri tarafından gözaltında, karakolda, sokaktaki devlet şiddeti, günde üç kadının öldürüldüğü vahim sonuçlara varan hane içindeki şiddet apaçık ortada iken görmemek, duymamak, küçümsemek kadın düşmanı olunmadığı sürece nasıl mümkün olabilir…
Şiddetin Üçüncü Tarafı Yok!
Her tür şiddet gibi kadınlara yönelik şiddet söz konusu olunca da ya maruz kalanız ya da uygulayan! Sadece destekleyen, besleyen ya da meşrulaştıranlar değil umursamayanların da üçüncü bir tarafta olma, dışında kalma seçeneği yok. Çünkü tüm bu şiddet umursanmadığı, karşı çıkılmadığı için sürüyor. Köşe yazarları bu şiddeti olmadık bahanelerle savunabildiği, destek verebildiği için sürüyor. Ve meclis kürsüsünde küçümsendiği ya da önemsenmediği için…
Biz aşağıda imzası bulunan kadın örgütleri/kadınlar, hak ve hak ettiklerimizi alıncaya kadar tüm bu gidişe, ayrımcılık ve şiddete tepki göstermeye, olması-yapılması gerekenleri hatırlatmaya ve takip etmeye, hak ettiğimiz gibi bir yaşam için çaba göstermeye devam edeceğiz.
Çünkü:
— Her tür demokratik örgütlülük, talep ve tepkilerin umut ve coşku yerine şiddetle karşılandığı, bu şiddetin meşrulaştırıldığı ve desteklendiği,
    19 yaşın çok altında zorla evlendirilen, çocuk doğurmak zorunda bırakılan on binlerce kadının yaşadıkları görmezden gelinirken, 19 yaşı kendi rızasıyla çocuk sahibi olmak için erken bulan çifte standartlı ahlak anlayışının siyaset ve medya aracılığıyla  yaygınlaştırılmaya calıştığı
— Kadınların “kutsal görevlerden” “fıtrata” kadar çeşitli bahanelerle siyasetten ekonomiye hayatın her alanına eşit katılmaktan alıkonulduğu, geleneksel rollere hapsedilmeye çalışıldığı, en temel haklarının her vesile ile tartışma konusu edildiği,  
    Kadınların sokak ortasında yakınları ya da devlet güçleri tarafından dövüldüğü, tekmelendiği, tecavüze uğradığı, bıçaklandığı, öldürüldüğü bir hayata tahammül edemiyoruz. Peki ya siz?
İstanbul Feminist Kolektif
Amargi
Mor Çatı
Filmmor
Sosyalist Feminist Kolektif
Bağımsız Feministler

>Polis Şiddeti Üzerine

>

Birkaç gündür sinir harbi halinde yaşıyoruz. Ve en çok yıllar önce terk ettiğim küfür etme alışkanlığımı özlüyorum, ne yalan söyleyeyim. Şöyle Can Yücel gibi ağız dolusu küfür saydırasım var, ama olmuyor. Zaten sinirimi bunun bile alacağını düşünmüyorum.

Dolmabahçe’ye yapılan müdahale ve sevgili Marco’dan alıntıyla “Yumurtayla gelenlere öldüresiye dayak, satırla gelenlere çıldırasıya jest, müsamaha” yaşanırken zaten edebileceğim bütün küfürler de az gelecektir. Hele hele polis kasıtlı bir şekilde hamile bir kadının çocuğunu düşürmesine sebep olmuşken ve bunun karşısında insanlar “o da hamileyken eyleme gitmeseydi” diyebiliyorken.
Öncelikle güzel kardeşim, eylem dayak yemek için değil, protesto etmek, eleştirmek için yapılan kişinin en temel insan hakları arasında yer alıyor. Eyleme değil hamileyken kucağında çocuk varken de, tek kolun, bacağın yokken de gidilir. Çünkü normal (!) olan bu hakkını yerine getirirken, esas abes olan dayak yemen, sivrisinek gibi orana burana gaz sıkılması ve bu en temel hakkının elinden alınmasıdır.
Bazı medya maymunları çıkıp ellerinde kalan ufak tefek argümanlarla ne kadar öğrencileri haksız tarafa düşürmeye çalışırlarsa çalışsınlar, temel haklara müdahalenin temize çıkarılması için onların liberal dil cambazlıklarından çok fazlası gerekiyor maalesef.
Artık radikal’in dünkü manşetinden sonra kim, nasıl kulaklarını çektiyse Eyüp Can böyle bir gündeminde ortasında pervasızca (veya kasıtlı mı demeliydim yoksa) Türkiye’de işkenceye sıfır tolerans gösterildiğini yazabiliyor. Başka bazı şuur fukaraları çıkıp öğrenciler polise saldırı diyebiliyor.
Geçenlerde Özgür Mumcu’nun bu memleketten nefret etmek üzerine kaleme aldığı yazı geliyor aklıma ve evet şu an buda yaşıyor olmaktan dolayı utanıyorum. Eğer bu maymunlukları yapan şarlatanlar homo sapiens ise ben insanlımdan utanıyorum.
Yine de belki de garip karşılamamak lazım her basın açıklamasını “olaysız dağıldı” diye haber yapan, her türlü protestonun olaylı bitmesi gerektiğini zaten baştan kabul eden bir zihniyetten de ancak bu beklenirdi.
Sinirden yazamıyorum aslında, sürçü lisan ettiysem de affola….

>Wikileaks’e Dair

>

Açıklamaya lüzüm yok, bir süredir Wikileaks’le yatıp kalkıyoruz zaten. Anlatmaya lüzüm varsa bile bunu da ben ne kadar gerçekleştirebilirim muamma. Neticede milletimizin kalanı gibi tüm bu gelişmeler karşısında ebleh ebleh anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktan gayri yapabildiğim bir şey yok.
Tam da bu Wikileaks furyası etrafımızda dönerken tesadüfen tekrar okumaya başladığım Guy Debord’un Gözün Vicdanı deyim yerindeyse sürece cuk diye oturdu. Hoş zaten Debord’un çağımızın kahini olduğunu düşündüğüm için 30 yıl öncesinden bakıp bugünü anlatması artık bana çok da şaşırtıcı gelmiyor.
Kitaptan kısa bir alıntıyla durumu paylaşmadan edemeyeceğim:
“Gizlilik bu dünyaya hükmeder, öncelikle de tahakkümün sırrı olarak. Gösteriye göre sır toplumun tamamına cömertçe sunulan bilgi kuralının zorunlu istisnasından başka bir şey değildir: Tıpkı bütünlüklü gösterinin bu ‘özgür dünya’sında tahakkümün demokrasiye hizmet veren bir icra organından başka bir şeye indirgenememesi gibi.”
İşte bence de tam bu noktadan baktığımızda, yani bilginin ve bunu saklamanın bir iktidar yöntemi olmasından dolayı Wikileaks’in bu belgeleri açıklaması, bir yerde kamulaştırması hiç de azımsanabilecek bir durum değil. Ve durumun arkasında olduğu iddia edilen çeşitli spekülasyonlar gerçek olsa da olmasa da bilgi iktidarının kırılması ve bilginin kamusallaştırılması anlamında internetin geldiği nokta kesinlikle göz kamaştırıcı.
Debord’un dediği gibi “Bu bilgi kırıntılarının tek işlevi tahakkümü daha sağlam kılmak” mıdır, değil midir bilinmez ama Wikileaks’in bu tahakkümü kırdığı aşikar.
Son olarak da Julian Assange’ın sözlerine kulak vermekte fayda var:
“Hukuk hakkında konuşacaksanız şunu unutmamanız çok önemli: Hukuk muktedirlerin diğerlerinden varlığına inanmasını istediği şey değildir. Hukuk bir generalin ‘bu’ dediği bir şey değildir. Clinton’ın dediği şey değildir. Bir bankanın dediği şey değildir.”
Bürokrasinin 11 Eylül”ünü mü yaşıyoruz tartışılır belki ama umarım bilgi tahakkümünün ekim devrimini yaşıyoruzdur…

>Pınar Selek’e Dair

>

Yıllar önce Dünya Kadın Yürüyüşü esnasında gerçekleşen bir etkinlikte karşılaşmıştım Pınar Selek’le. En çok gözleri kaldı aslında aklımda.
Sevgili Yıldırım Türker “ışıklı gülümseme” diye tanımlamış ama ben Pınar Selek’i ilk gördüğüm andan itibaren en çok gözleri yer etmiştir içimde. Öyle sevgi dolu, öyle naif, öyle samimi bakar ki insana hemen anlarsın, hemen tanırsın onu koca kalabalıkların içinde bile.

Hem kadınlarla bir aradayken, hem bizim acemi gazeteci sorularımızı yanıtlarken, hem yeni kitabını tanıtırken hem de konferansa paldır küldür girdiğimizde bize kızarken aynı anlayışlı, yargılamayan gözlerle bakmıştı bize.

Biliyorum ki çok şanslıyım. Çok şanslıyım çünkü o gözlerle televizyon ekranlarında veya fotoğraflarda değil, gerçek hayatta karşılaşma şansına sahip oldum. Hani Pınar, çok sevdiği ve uğruna bir sürü bedeli göze aldığı memleketinden “sürülüp” Almanya’da yaşamak zorunda bırakılmadığı zamanlarda…

Sanki bir komedi oynatılıyor. 9 ay sonra çıkan ve müsamereden başka bir anlam ifade etmeye mahkeme sonucuna karşı hala “sonuçta ortada bir bomba var” diyebilen bazı “demokratlar” çıkabiliyor ve bizlere yine bu memlekette yaşamayı sorgulatabiliyor.

Oysa Kavafis’in de dediği gibi;

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.”

Sürülmek ne garip şey oysa. Ve sürgünde ölenlerin mezarlarını bugün ziyaret edenlerin vicdanından nasıl şüphelenmeyelim daha bugün yenilerini sürgüne yollarlarken. Evet bu şehir arkamızdan geliyor, nereye gitsek, ne yapsak kaçış yok. 
Uğur Kaymaz düşüyor aklıma sık sık. 7 yıl geçmiş yaşından çok kuşunla minik bedeni kevgire çevrildiğinden bu yana. 7 yıl olmuş ona ağlayalı, gene onunla ilgili bir şeyler karalayalı.

Eğer ufacık bir umudum olsa bu sokakların, bu şehrin, bu denizin arkamdan gelmeyeceğine dair hiç düşünmez terk ederdim, biliyorum. Her sabah kevgire çevriliyor yüreklerimiz. Daha dün yakmadılar mı dünümüzü, bugünümüzü, yarınımız Haydarpaşa’yla beraber. Ve ertesi gün bindiğim vapurda “Aa neden Haydarpaşa’ya yanaşmıyor ki bu vapur?” diye soran genç insan. Gerçekten de aynı sokakta, aynı denizde, aynı şehirde mi yaşıyoruz seninle.

Korkuyorum. Bu kadarına bile dayanamazken daha fazlasının geleceğini bilmekten, liberallerin demokrasi naraları atmasından ve hala ölüyor olmamızdan. Çok korkuyorum…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.