Category Archives: edebiyat

>Simone de Beauvoir’in Konuk Kız’ı

>


“Konuk Kız”, Simone de Beauvoir’in 1943’te yayınlanan ilk romanı. Roman, hem Sartre’la hem de lezbiyen bir ilişki yaşadığı öğrencisi Olga Kosakiewicz ile olan ilişkisine dair birçok otobiyografik detay içeriyor. Ayrıca roman, Beauvoir’in varoluşçuluk anlayışını, hayata bakış açısını görmek açısından da oldukça önemli.
Beauvoir, iyi bir anlatıcı olmasının yanı sıra, hayata bakışı ve olaylar karşısında duruşuyla çoğu zaman insanı şaşırtıyor. İnsanı olaylara farklı bir pencereden bakmaya zorluyor. Gelenekselleşmiş düşünce kalıplarını paramparça ediyor. İç çözümlemelerde o denli başarılı ki insan bazen kendini, onun karşısında çırılçıplak hissediyor. Kadın olma halleri ve hayata karşı duruşuyla ister istemez kendimizden bir şeyler buluyoruz onda. Hem öyle tanıdık hem de öyle ulaşılmaz ki…
Cesareti ve hayatı dönüştürme gücüyle salt iyi bir romancı değil, sağlam bir düşünür olduğunu da gösteriyor. Hatta varoluşçuluğu anlamak istiyorsanız Sartre yerine Beauvoir okumanızı tavsiye ederim. Elbette Beauvoir’i çok sevdiğim ve ister istemez yanlı olacağım da hesaba katılmalı. (Beauvoir okuduğum dönemler ister istemez Sartre’a gıcık oluyorum ama geçici.)  
Birkaç alıntıyla bu güzel kadının hayata bakışına dair bir fikir vermek istiyorum sizlere…
“… Yüreği sıkıştı. Yaşamdaki her şeye sabahsız kalmıştı zaten. Tutkulu öykülere uzaktan bakardı hayran hayran ama kendisi için büyük bir aşk düşünmek, erişemeyeceği bir yere gözünü dikmek gibi bir şeydi ve bu, ancak nesnelerin ağırlık kazanacağı, söylenen sözlerin, yapılan hareketlerin iz bırakacağı bir dünyada olabilirdi; Gerbert’yse kendini, kapısı hiçbir geleceğe açılmayan bir bekleme odasına kapatılmış hissediyordu…”

>Cezayir Cezayir

>

Malumunuz, Kuzey Afrika isyanlarla sarsılıyor ve Avrupa’dan sonra bir kez daha yüreğimiz ağzımızda dünyayı izliyoruz.

Benim aklıma ise Genet’nin “Paravanlar”ı geliyor ister istemez. Genet’nin Cezayir’in Fransa sömürgesindeyken verdiği mücadele geliyor.
Dünyayı güzelliğin değil, acının ve çirkinliğin kurtaracağı Genet’nin dünyasına buyrun o zaman. Ayakların baş olduğu o hülyalı dünyaya…



“ …Birbirinize gün boyunca yaptığınız kötülüğü anlatırdınız. Ondan başka umut bağlanacak hiçbir şey olmadığını anlamıştınız. Kötülük, şahane kötülük, her şey siktirip gittiğinde bir tek sen kalırsın elimizde, muhteşem kötülük bize yardım edeceksin. Kötülük, sana yalvarıyorum, hem de ayakta yalvarıyorum, gel de halkımızı dölle. Yan gelip yatmasın!”


>Beyaz Zenciler’e Dair

>

Klasik bir kitap tanıtımı yapmayı veya klişe sözler sarf etmeyi istemiyorum aslında. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kitabı kapattığımda sanki yakından tanıdığım bir dostuma veda etmiş gibi hissettim kendimi.

Evet, bir süre önce bitirdiğim, Ingvar Ambjörnsen’in Beyaz Zenciler romanından bahsediyorum. Bir haftadır, roman hakkında bir şeyler yazmak istiyorum ama kafamı toparlayamıyorum. Çünkü söyleyeceklerim az veya yetersiz gelecekmiş gibi geliyor. Bu sebeple de romandan ziyade romanın bana çağrıştırdıklarından bahsetmeye karar verdim.

Uzun uzun ilk gençliğimi düşündüm romanı okurken. Akmar’da geçen yazımızı, hayata dair birçok şeyi ama ilk olarak alkolü keşfedişimizi, Aygır’da ilk biramı içtiğim günü, metal müzik ve politikaya dair yaptığımız hararetli tartışmalarımızı ve elbette hayallerimizi…

Bugün benim gibi hala hiçbir şey olamamış olanlarımızın da, sekterleşenlerimizin de, küçük burjuvalıktan burjuvalığa terfi edenlerimizin de hayatın o dönemini kolay kolay unutabileceğini sanmıyorum. Kocaman bir “tutunmama” hayali kurmuştuk, kanımız zehirlenmişti bir kere. Tam da bu yüzden belki arada hala aynı rüyayı görüyoruz geceleri. Arada kaçmayı, her şeyi bırakıp çırılçıplak gitmeyi hayal ediyoruz. Bazılarımız sık sık, bazılarımız nadiren.

Büyümeye veya bir şey olmaya dair direncimle, arık çoktan büyümüş ve topluma entegra olmuş olduğumu fark edişim arasındaki gel-gitlerimin krizleriyle cebelleştiğim böyle bir dönemde çok iyi geldin bana Ingvar Amca. 

>Küçük Şeylerin Tanrısı

>

Kitabı kapadığımda, öykünün akıp gidişi ve bitişiyle, içimde akıp giden bir şeyin son damlası da toprağa düştü sanki. Hem diliyle, hem konu örgüsüyle, hem de hayata karşı duruşuyla beni bu denli etkileyen bir romanı okumayalı asırlar olmuş gibi hissediyorum.
Türkiye’de daha çok 2005’te toplanan Dünya Mahkemesi’ne katılmasıyla ve savaş ve küreselleşme karşıtlığıyla tanınan Arundhati Roy’un 1997’de Booker Ödülü de alan “Küçük Şeylerin Tanrısı”, bir ilk roman. 1960’ların Hindistanı’nda geçen roman, katı kast sisteminin hüküm sürdüğü ülkede yaşanan bir yasak aşkı konu alıyor. Farklı zaman dilimlerine geçişlerle örülen öyküde Hindistan’ın dönemsel portresi başarıyla çıkarılıyor.
Hindistan’ın tarihinden ve kültüründen beslenen roman, şiirsel dili ve akıcı üslubuyla okuyanı içine almayı başarıyor. Batı edebiyatına alışık olan okuru kendi topraklarının doğasıyla, doğallığıyla sarmalıyor.
Booker Ödülü’nün seçici kurul başkanı Profesör Gillian Beer, kitabın ödüle değer bulunmasını şöyle açıklıyor: “Roy, olağanüstü bir dilsel yaratıcılıkla Güney Hindistan’ın tarihini bir kız çocuğunun gözünden gözler önüne seriyor. Küçük Şeylerin Tanrısı’nda anlatılan öykü, yerel olmakla kalmıyor, tüm insanlık için temel bir nitelik kazanıyor. Küçük Şeylerin Tanrısı, aşk ve ölümle ilgili bir roman, ama öyküsünü benzersiz bir durulukla anlatıyor…”
Gerçekten de roman kendi yerelliğini insani bir evrenselliğe taşıyor, hem topraklarından kopmuyor hem de adeta hepimizin öyküsünü anlatıyor. Bir çocuğun gözünden, tüm sadeliği ve naifliğe öyküsünü anlatmayı başarıyor ve bu zor işe kalkışırken abartıdan veya yapaylıktan uzak kalmayı oldukça iyi başarıyor.
Son olarak roman kahramanlarından birinin ağzından uzun süre sömürge olan Hindistan’da arada kalmayı dinleyelim:
’Biz savaş tutsaklarıyız’ dedi. ‘Düşlerimiz hadım edildi. Hiçbir yere ait değiliz. Demir almış, dalgalı denizlere yelken açmışız. Hiçbir  kıyıya çıkmamıza izin verilmeyebilir. Kederlerimiz asla yeteri kadar hüzün vermeyebilir, sevinçlerimiz asla yeteri kadar mutluluk vermeyebilir, düşlerimiz yeteri kadar büyük olmayabilir, hayatlarımız da asla yeteri kadar büyük olmayabilir. Hiç önemli olmayabilir.’” (s.67-68)
Ve aşka dair:
Tarih’in şeytanları o ikisini almak için geri döndüler. Onları, Tarih’in eski, yırtık derisine sarmak ve asıl yaşadıkları yere sürüklemek istediler. Kimin sevileceğini Aşk Yasaları’nın belirlediği yere. Ve nasıl. Ve ne kadar.” (s.196)

>Oğuz’um Atay’ım

>



ne güzel bir adamsın sen be Oğuz Atay..
12 Ekim 1934 - 13 Aralık 1977
»Tutunamayanlar« (1971),
»Tehlikeli Oyunlar« (1973),
»Bir Bilim Adamının Romanı« (1975),
»Eylembilim« (1998)  
»Korkuyu Beklerken« (1975),
»Oyunlarla Yaşayanlar« (1979)
»Günlük« (1988)



“Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric.. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve sankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın.” (Oğuz Atay – Tutunamayanlar)


>eğer deneyecekseniz, sonuna kadar deneyin

>

Dünden beri bunu belki 20 defa okudum. Kendime olan hıncım da arttı ister istemez. Hem de her okuyuşumda biraz daha fazla.

Denemelerini ve özellikle hayallerini yarı yolda bırakmakla ün salmış bir zatım vesselam. Ve evet, getirisi belki çeşitli şekillerde olumlanmak ve doğrulanmak olsa da yanlışlanmak ve dışlanmak pahasına gerçekten istediğim bir şeyi, en azından bir tek şeyi yapıyor olsaydım keşke.

Yaşlanıyorum ve geriye dönüp bakışlarımın sayısı her geçen biraz daha artıyor. Ve her defasında kendimi esasında istemediğim bir işte çalışırken, istediğim her şeyi ertelemişken veya yapacak azmi kendimde bulamamışken buluyorum.Yani istemediğim bir kadına dönüşmüşken…

Evet tembel de bir insanım vesselam ama onu salt tembellikle açıklamaya artık gücüm yetmiyor.

Gelmiş geçmiş en büyük korkak olarak ismimi yazın duvarlara. İşte bu benim…

“eğer deneyecekseniz, sonuna kadar deneyin.

eğer başka türlü düşünüyorsanız,
hiç başlamayın bile.
bu kız arkadaşlarınızı, karılarınızı, akrabalarınızı,
işlerinizi kaybetmek anlamına gelebilir.

ve belki de aklınızı.

üç veya dört dün yemek yememek,
bankta donmak,
hapse girmek,
küçük düşmek
veya yalnızlık olabilir.

yalnızlık bir lütuftur.
diğerleri ise sabrınızın
gerçekte ne kadar yapmak istediğinizin sınanmasıdır.
reddedilmeye ve en garip
ihtimallere rağmen yaparsınız.

ve hayal edebileceğiniz herhangi bir şeyden bile daha iyidir.

eğer deneyecekseniz, sonuna kadar deneyin.

bunun gibi başka bir his yoktur.
tanrılarla birlikte yalnız olursunuz.

ve geceler, ateşle alevlenirler.

hayatınızı kusursuz kahkahaya doğru yaşarsınız.

bu mevcut olan en iyi savaşımdır.”

charles bukowski


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.