Category Archives: sinema

>"The Kids Are All Right" Üzerine

>

“The Kids Are All Right” veya Türkçe mealiyle “2 Kadın 1 Erkek” Lisa Cholodenko’nun son filmi. Sinemalar.com’dan aldığım bilgiye göre film henüz Türkiye’de vizyona  girmemiş.

Pek bir severek izlediğim “Hung”ı da başarıyla yöneten  Lisa Cholodenko, bana kalırsa insan ilişkilerini veya ilişkisizliklerini yansıtmakta neredeyse uzman. Orta sınıf Amerikalılar’ın çok da matah olmayan ve çoğu zaman absürdleşen hikayelerini seçiyor kendine. “The Kids Are All Right”ta da bu tarz bir hikayeyi çıkarıyor karşımıza.

“The Kids Are All Right”, temiz senaryosu ve oldukça başarılı oyunculuklarıyla kesinlikle izlenmesi gereken bir yapım. Lisa Cholodenko, ilişkileri “mükemmel” olmasa da idare eden lezbiyen bir çiftin hayatına, çocuklarının sperm babası  girince,  ilişkilerinin çatırdamaya başlamasını anlatıyor. Kendisi de lezbiyen olan Lisa Cholodenko, bu ilişkiyi abartıya kaçmadan, verdiği ufak nüanslarla sadeliğini koruyarak ama en derin, en anlamlı noktalarını da es geçmeden anlatıyor. Çok işlenmemiş bir konuya değinirken bir yandan da tüm ezberlerimizi altüst ediyor. Bunu ise yapaylıktan veya zorlamadan öyle uzak bir dille yapıyor ki zaman zaman kendi aksimizi yakalamamız işten bir değil. İnsanlar arasındaki durumları öyle başarılı bir şekilde yansıtıyor ki biz de soru sormaya başlıyoruz onunla birlikte. Basit nüanslarla ve tüm sadeliğiyle çıkarıyor karakterlerini karşımıza ve zorlamadan uzak diyaloglarıyla taçlandırıyor gündelik hayatı.

İzlediğim filmlerden bahsederken meseleyi çok uzatmayı veya her türlü detaydan bahsetmeyi pek sevmiyorum aslında. Çünkü film dediğin yazılırken değil izlenirken güzeldir. Yani, demem o ki, çok da uzatıp, filmin “büyüsünü” kaçırmaya gerek yok. İzleyiniz efenim…

Annette Bening: Şahsen American Beauty’den tanıdığım Bening, tam anlamıyla müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Filmin amacına ulaşmasında, onun yarattığın karakterin gerçekçiliğinin büyük payı var.

Mark Ruffalo: Biz Ruffalo’yu çok sevdik. Naif oyunvuluğuyla gerçekten de  hoş bir karakter yaratmış.

Julianne Moore: Ben Moore’un oyunculuğunu biraz tutuk buldum. Canlandırdığı karakterden de kaynaklanabileceğini düşündüm daha sonra. Yine de çok tatmin edici olduğunu söyleyemem.



>Black Swan’a Dair

>

Black Swan izlendi. Açıkçası okuduğum onca güzel yorumdan sonra filmden daha fazlasını bekliyordum sanırım. Özellikle de filmi, hayatımın yönetmenlerinden Darren Aronofsky’nin çektiği ve oyuncular arasında hayatımın iki kadını, Natalie Portman ve Winona Ryder’ın olduğu düşünülürse, hayal kırıklığına uğramama kızmamalısınız. Belki de filme ayrılan bütçe arttığında bu işler eski tadını vermemeye başlıyor. Bir The Wrestler’dan aldığım tadı alamadım filmde.

Yine de Mila Kunis çok iyiydi. Natalie Portman zaten hep güzel, hep zarif, hep iyi bir oyuncu. Ve Darren Aronofsky kesinlikle iyi bir yönetmen. Ve evet, hırs kötü bir şey… Kısacası siz bana bakmayın, film eli yüzü düzgün, iyi bir film ve kesinlikle izlenesi.

Bir de Winona Ryder, hani sette Natalie Portman’a tekme tokat dalmış ve özür dilerken de filmin atmosferine kendini fazlaca kaptırdığını söylemiş ya. Ya evet, ben de farkındayım bunların hep pazarlama oyunları olduğunun falan ama Winona, seni seviyorum… (belirtmeden edemedim)


>Social Network: Bir Kapitalizm Güzellemesi

>

Time Dergisi bir son dakika çalımıyla yılın adamı (!) ödülünü Wikileaks’ın kurucusu  Julian Assange yerine Facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg’e verdi. Bu arada hep adamlara verilen bu yılın adamı ödülü yerine neden biz de bir yılın kadını ödülü vermiyoruz ki. Benim adayım Pınar Selek mesela.

Neyse efenim, demem o ki, ben bu haberi duyunca merak ettim, kimdir bu Mark Zuckerberg dedim ve kendisinin Facebook’u kuruş sürecini anlatan Social Network filmini izledim.

Yönetmenliğini David Fincher’ın üstlendiği film, Mark Zuckerberg’in Facebook’u yaratma sürecini, daha sonradan Facebook üzerinde hak iddia eden davacılarla yapılan bir toplantı esnasındaki geri dönüşlerle anlatıyor. Gerek hikayenin kurgulanışı, gerek öykü, gerekse karakterler gayet yerli yerinde.

Fight Club ve Se7en gibi alternatif yapımlarla tanıdığımız David Fincher The Curious Case of Benjamin Button’la birlikte daha popülist işlere kaymış gibi görünüyor. Fakat bu tür işleri de barıyla kıvırabileceğini, özellikle iyi bir öykü anlatıcı ve kurgulayıcı olduğunu da kanıtlıyor.

Tüm bu senaryo, yönetmen avantajlarına rağmen film benim gözümde nasıl zengin olunur tarzı bir kapitalizm güzellemesinden öteye gidemedi. Bunun çok fazla sebebi var fakat en önemlisi artık içimi bayacak derecede klişeleşmiş Amerikan rüyası mitinin yeniden ısıtılıp önüme getirilmiş olması. Eğer siz de beş parasızlıktan bir kapitale giden Amerikan rüyasına meraklıysanız ilginizi çekeceği muhakkak.

Filme, kendi esas ilgi alanım olan “internet ve kamusal alan” üzerinden baktığımdaysa, filmde Facebook fikrinin ortaya çıkmasını sağlayan ve bu denli yaygın hale gelmesine sebep olan sosyal hayata dair kodları bulmak mümkün. Filmde kamusal alanda yaşanamayan sosyalleşmenin benzer kodlarla internet camiasına yansıtılarak daha kolay hale getirilmesi önemli bir nokta. Zaten Facebook’un yaratılış sürecinde Mark Zuckerberg de (elbette filme göre) çevresindeki durumları değerlendirerek sitede kullanmayı gayet iyi başarıyor.

Kendi amaçları için gayet başarılı bir film Social Network. Benim gibi Amerikan rüyası ve kapitalizm güzellemelerinden sıkılmış anti-kapitalistler için ise “öghkk gene mi bamya” etkisi yaratabilir. Demedi demeyin… Yine de izlemekte fayda var.


>Wristcutter – Gayrıresmi Bir Film Eleştirisi

>Wristcutters: A Love Story

Kendimi bildim bileli absürd olan her şeye karşı delicesine bir sevgi duyuyorum. Absürd tiyatroyla başlayan bu aşk, edebiyat ve sinemayla da devam etti. Hırvatistan asıllı yönetmen Goran Dukic’in 2006 yapımı ilk uzun metrajlı filmi olan Wristcutters: A Love Story adlı filmi de ister istemez ilgimi çekti.

Uzun süredir izlemek istediğim filmi sonunda ve maalesef 4 yıllık bir gecikmeye izlemiş bulunuyorum. Ve filmi elbette sevdim, zaten neredeyse ilk sahnesinde plaktan Tom Waits çalan bir filmi sevmemem beklenemezdi. Hele hele kendisi aynı zamanda filmin oyuncularından biriyken…

Absürdün özellikle öykünün akışında işlendiği, absürd olanın doğallaştığı ve doğalın absürdleştiği bir film Wristcutters: A Love Story. Gerek zorlama olmayan atmosferi, gerek kurgusu, hikayesi ve hatta oyunculuklarıyla bunu gayet kararında başaran bir yapım. Bu açıdan bana Arizona Dream’den beri pek yaşayamadığım keyfi verdiğini söyleyebilirim. Bu noktada ise kim ne derse desin Kusturica candır demeden de geçemeyeceğim efenim.





Çocukken kış geldiğinde her sabah uyanır uyanmaz pencereden bakardım, acaba kar yağdı mı diye. Ve ne zaman bunu yapmayacak kadar umudumu yiğtirsem kar yağmış olurdu. Filmde de buna paralel bir bakış var aslında, çok da empati kurmamı sağladı ne yalan söyleyeyim. Bir şeyi ne kadar çok istersen gerçekleşmesi o kadar zor olur ve ne zaman istemekten vazgeçer ve umursamamaya başlarsan onunla burun buruna gelirsin.

Aynı zamanda bir yol hikayesi de olan film aşka ve hayata bir arayış çerçevesinden bakıyor. Kesinlikle izlenesi… 

Shea Whigham – Eugene: Uzun süredir karşılaştığım en iyi oyunculuk performanslarından birini sergiliyor kendisi. Yarattığı karakter ve bu karakteri taşıması gerçekten eşsiz.

Patrick Fugit – Zia: Bazen elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen haliyle bence tam da olması gereken karakteri oturtuyor. Arada ne kadar bu halinin karakterden mi yoksa kendisinden mi kaynaklandığını anlayamasam da doğal ve abartısız oyunculuğuyla Zia’ya yakışıyor.

Shannyn Sossamon – Mikal: Her şey bir yana bir insan bu kadar mı güzel olur demeden geçemiyorum.


>Wild Target

>

holivudun komedi ve aksiyon filmlerine panzehir bir ingiliz yapımı. süper bir eğlencelik.. zeki de bir film. ben çok sevdim, tavsiye ederim…

wild target-imdb

not: Rupert Grint büyümüş, oyuncu olmuş :) Emily Blunt evet çok güzel ama düşük oyunculuguyla bazen filmi bozmuş bence. Bill Nighy efsane, sırf onun performansı için bile izlenir :)


>Gizlenmiş İdeoloji veya the Hurt Locker

>Bir anti-militarist olarak uzun yıllar savaş hakkında filmleri izlemekten kaçındım. Hem şiddetin görselleşmiş halinden pek hazetmediğim için hem de Hollywood yapımı savaş filmlerinin fazlasıyla ideolojik olması ve sinirlerimi hoplatması nedeniyle. Fakat son yıllarda Marco sağolsun her türlü filmi izlemeye başladım. Hatta birlikte sıkı birer Hollywood takipçisi olma yolunda ilerlediğimiz bile söylenebilir. Hoş benim için hala işler eleştirel düzeyde ilerlese de bazen keyifle izlediğim yapımlar da çıkmıyor değil.

Neyse işte, bu yüksek imdb puanlı Hollywood yapımı indirme merakımızla Hurt Locker‘ı da vizyona girdiği tarihlerde izlemiş bulunduk. Açıkçası bende ne bir beğeni ne de bir tiksinti uyandırdı. Yani oldukça nötrdüm filme karşı. Gene iyi Amerikalılar’ın Irak’ta göründüğü, bir filmdi benim için. Onun haricinde Kathryn Bigelow’un marjinel bir yönetmenlik çabası sergilediğini de belirtmek ve elbette hakkını yememek de gerekir.

Filmin Oscar listesinde belirmesi ise beni açıkçası şaşırttı. Çünkü o denli parlak bir film olduğunu düşünmüyordum. Hele hele de karşısında anlı şanlı Avatar varken. Fakat listeler açıklandıkça ve Oscar’la ilgili tartışmalar yoğunlaştıkça bir anda Hurt Locker’ın Oscar’ı alma ihtimalinin aslında ne kadar da yüksek olduğunu farkettim. Akademi için de bu önemli bir sınavdı kuşkusuz. Bol efektli ve mükemmel görselleriyle bir savaş karşıtı film olan Avatar mı, yoksa deneysel bir yönetmenlik deneyiminin ürünü olan ve Irak savaşı’na askerlerin gözünden bakmayı dert edinen Hurt Locker mı? Tahmin etmiştim aslında Hurt Locker’ın Oscar’ı alacağını ama nedense akademiye karşı son bir umut da kalmıştı içimde.

Hurt Locker’ın Oscar’ı kapması birçok eleştirmence olumlu değerlendirildi elbette. Sonuçta düşük bütçeli, deneysel bir teknikle çekilmiş bir filmin büyük prodüksiyonları geride bırakarak Oscar’ı alması umut vericiydi. Ama nedense içimden bir his işlerin bu kadar da sevimli olmadığını söylüyordu. Hurt Locker ne kadar bir Amerikan ideolojisi dayatmıyorsa bile içten içe dayatıyordu adeta fakat kelimelere de dökemiyordum tam olarak. Bugün Radikal‘de okuduğum Slavoj Zizek’in “The Hurt Locker buram buram ideoloji kokuyor” adlı makalesi ise tüm kafa karışıklığımı aydınlattı açıkçası.

Zizek makalesinde özetle bir ideolojiye mensup olmama takıntısının da tam bir ideoloji olduğunu belirterek yıllardır tartışıp durduğumuz postmodernizm dayatması olan ideolojilerin sonu doktrinine de güzel bir cevap veriyor. Taraf tutmamak da bir taraftır sonuçta.

Zizek makalesinde: “‘The Hurt Locker’ın gündelik dehşete ve bir savaş bölgesinde görev yapmanın travmatik etkilerine dair tasvirleri, onu ABD ordusunun insani rolü üzerine John Wayne’in kötü şöhretli ‘Yeşil Bereliler’indeki gibi duygulu kutlamalardan kilometrelerce uzağa koyuyor gibi görünüyor. Ancak şunu da akılda tutmalı: ‘The Hurt Locker’da savaşın saçmalıklarına dair ters-gerçekçi sunum kafa karıştırıyor ve böylece kahramanlarının ‘Yeşil Bereliler’deki kahramanlarla tam da aynı işi yaptığı olgusunu kabul edilebilir kılıyor. İdeoloji, tam da görünmezliği dahilinde, hiç olmadığı kadar burada duruyor: Evlatlarımızla birlikte biz de oradayız; orada ne yaptıklarını sorgulamak yerine onların korkusu ve acısıyla özdeşlik kuruyoruz.” diyor. Ve benim bu filmle ilgili dile getirememiş olduğum rahatsızlıklarımı da çok güzel açıklamış oluyor.

Son bir detaydan da bahsetmeden edemeyeceğim. Bir kadın yönetmenin çektiği militarizmi olumlayan bir film, bir erkek tarafından yönetilen antimilitarist bir filmi Oscar’da solladı. İronik değil mi sizce de..

Isn’t it ironic, don’t you think??? (Alanis’e de hürmetler)


>Aşk ve Diğer Cinler

>

Sinema dediğimiz şeyin belki de en çok işlediği konulardan biri aşk. Hatta aşk üzerine olmayan birçok filmin içinde bile araya dereye bir aşk serpiştirilmeden olmuyor. Sanki içinde aşk olmadan bir film izlenemiyor. Özellikle Hollywood yapımlarından bahsediyorum elbette ama Avrupa sinemasının da çok da geri kalır yanı yok artık.
Sinemada görmeye alıştığımız aşk ise (özellikle Amerikan sinemasını ele alırsak) aslında yinelene yinelene artık içi boşaltılmış, bizlerin ilişki ve aşk böyle bir şey zaten diye belletildiğimiz formatta. Öncelikle aşk acısız olmaz. Sonra her zaman bir sahiplenme ilişkisidir. Bildiğimiz heteroseksüel aşk kalıpları dışında bir aşk ancak komedi unsuru olabilir. Gerçek aşkı illa bulacağız vs. Yani aslında aşk beyaz, heteroseksüel ve hatta ataerkildir.
Son dönemde ise Amerikan sinemasında bile aşk ve ilişkilere dair farklı bir pencereden bakmaya hiç değilse çalışan, zaman zaman bunu bir uç veya sapmayı göstermek için bile yapsa aşkın bildiğimiz kalıpların dışında yaşandığını da kanıksamayan filmler de çekiliyor. Ne kadar kimisi bunu naif veya gerçeküstü bir kalıba soksa da bence izlenmeye değer bir çaba.
After Sex
Eric Amadio’nun 2007 yapımı filmi de bu bahsettiğim filmlerden biri aslında. Pek ilgi çekmemiş olsa da aslında 9 farklı çiftin cinsellik ilişkilerini odak alan film heteroseksüel aşkın yanı sıra eşcinsel aşk ve özgür aşkı da perdeye taşıyarak cinsellikle ilgili birçok önyargımıza parmak basıyor bence. Bunu gayet naif hatta eğlenceli bir tarzda yapsa da izlenmeye değer bir çaba bana sorarsanız.


Vicky Cristina Barcelona
Woody Allen’ın 2008 yapımı filmi ise gene aşka dair bir film. Hoş filmde aşırı uçlarda yaşayan, romantik Avrupalı ve ya doyumsuz ya da mantık insanı ve faydacı Amerikalı ayrımı biraz fazla abartılmış olsa da aşk ve ilişkilere dair hem geleneksel ve ezbere olanı hem de farklı ve enteresan olanı ortaya koyabiliyor. Diğer olumsuz yanlarını tamamen bir yana bırakarak değerlendirirsek filmi bence aşk ve ilişkilere dair az da olsa kafa karıştırmayı, bildiğimizi sorgulatmayı başarıyor.


500 Days of Summer

Marc Webb’in 2009 yapımı filmi (ki şu sıralar hala vizyonda), ne kadar bu bir aşk filmi değildir şeklinde başlıyorsa da bal gibi de aşk ve ilişkiler ekseninde bir film. Kişisel olarak filmi çok çok beğenmiş olmamı da bir kenara bırakırsak film aslında bir modern masal havasında geçiyor. Sık sık 2000’lerde geçen bir hikayeyi anlattığını dahi unutturabiliyor. Sonuçta gerçek aşkı ve ruh eşini beklemenin ne kadar saçma olduğunu fakat gene de bu masala ister istemez kendimizi kaptırdığımızı anlatıyor. Summer karakteri özelindeyse kadınlık halleri neşriyatıma dokunuyor. Ne kadar diğer iki film gibi cesur bir çaba içinde olmasa da aşk dediğimiz şeyin nasıl çocukluğumuzdan beri izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz müzik tarafından yaratılan bir imge olduğunu göstermesi açısından dikkate değer.

Aşk ve Diğer Cinler

Sinema dediğimiz şeyin belki de en çok işlediği konulardan biri aşk. Hatta aşk üzerine olmayan birçok filmin içinde bile araya dereye bir aşk serpiştirilmeden olmuyor. Sanki içinde aşk olmadan bir film izlenemiyor. Özellikle Hollywood yapımlarından bahsediyorum elbette ama Avrupa sinemasının da çok da geri kalır yanı yok artık.

Sinemada görmeye alıştığımız aşk ise (özellikle Amerikan sinemasını ele alırsak) aslında yinelene yinelene artık içi boşaltılmış, bizlerin ilişki ve aşk böyle bir şey zaten diye belletildiğimiz formatta. Öncelikle aşk acısız olmaz. Sonra her zaman bir sahiplenme ilişkisidir. Bildiğimiz heteroseksüel aşk kalıpları dışında bir aşk ancak komedi unsuru olabilir. Gerçek aşkı illa bulacağız vs. Yani aslında aşk beyaz, heteroseksüel ve hatta ataerkildir.

Son dönemde ise Amerikan sinemasında bile aşk ve ilişkilere dair farklı bir pencereden bakmaya hiç değilse çalışan, zaman zaman bunu bir uç veya sapmayı göstermek için bile yapsa aşkın bildiğimiz kalıpların dışında yaşandığını da kanıksamayan filmler de çekiliyor. Ne kadar kimisi bunu naif veya gerçeküstü bir kalıba soksa da bence izlenmeye değer bir çaba.

After Sex

Eric Amadio’nun 2007 yapımı filmi de bu bahsettiğim filmlerden biri aslında. Pek ilgi çekmemiş olsa da aslında 9 farklı çiftin cinsellik ilişkilerini odak alan film heteroseksüel aşkın yanı sıra eşcinsel aşk ve özgür aşkı da perdeye taşıyarak cinsellikle ilgili birçok önyargımıza parmak basıyor bence. Bunu gayet naif hatta eğlenceli bir tarzda yapsa da izlenmeye değer bir çaba bana sorarsanız.

Vicky Cristina Barcelona

Woody Allen’ın 2008 yapımı filmi ise gene aşka dair bir film. Hoş filmde aşırı uçlarda yaşayan, romantik Avrupalı ve ya doyumsuz ya da mantık insanı ve faydacı Amerikalı ayrımı biraz fazla abartılmış olsa da aşk ve ilişkilere dair hem geleneksel ve ezbere olanı hem de farklı ve enteresan olanı ortaya koyabiliyor. Diğer olumsuz yanlarını tamamen bir yana bırakarak değerlendirirsek filmi bence aşk ve ilişkilere dair az da olsa kafa karıştırmayı, bildiğimizi sorgulatmayı başarıyor.

500 Days of Summer
Marc Webb’in 2009 yapımı filmi (ki şu sıralar hala vizyonda), ne kadar bu bir aşk filmi değildir şeklinde başlıyorsa da bal gibi de aşk ve ilişkiler ekseninde bir film. Kişisel olarak filmi çok çok beğenmiş olmamı da bir kenara bırakırsak film aslında bir modern masal havasında geçiyor. Sık sık 2000’lerde geçen bir hikayeyi anlattığını dahi unutturabiliyor. Sonuçta gerçek aşkı ve ruh eşini beklemenin ne kadar saçma olduğunu fakat gene de bu masala ister istemez kendimizi kaptırdığımızı anlatıyor. Summer karakteri özelindeyse kadınlık halleri neşriyatıma dokunuyor. Ne kadar diğer iki film gibi cesur bir çaba içinde olmasa da aşk dediğimiz şeyin nasıl çocukluğumuzdan beri izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz müzik tarafından yaratılan bir imge olduğunu göstermesi açısından dikkate değer.


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.