>Bir anti-militarist olarak uzun yıllar savaş hakkında filmleri izlemekten kaçındım. Hem şiddetin görselleşmiş halinden pek hazetmediğim için hem de Hollywood yapımı savaş filmlerinin fazlasıyla ideolojik olması ve sinirlerimi hoplatması nedeniyle. Fakat son yıllarda Marco sağolsun her türlü filmi izlemeye başladım. Hatta birlikte sıkı birer Hollywood takipçisi olma yolunda ilerlediğimiz bile söylenebilir. Hoş benim için hala işler eleştirel düzeyde ilerlese de bazen keyifle izlediğim yapımlar da çıkmıyor değil.
Neyse işte, bu yüksek imdb puanlı Hollywood yapımı indirme merakımızla Hurt Locker‘ı da vizyona girdiği tarihlerde izlemiş bulunduk. Açıkçası bende ne bir beğeni ne de bir tiksinti uyandırdı. Yani oldukça nötrdüm filme karşı. Gene iyi Amerikalılar’ın Irak’ta göründüğü, bir filmdi benim için. Onun haricinde Kathryn Bigelow’un marjinel bir yönetmenlik çabası sergilediğini de belirtmek ve elbette hakkını yememek de gerekir.
Filmin Oscar listesinde belirmesi ise beni açıkçası şaşırttı. Çünkü o denli parlak bir film olduğunu düşünmüyordum. Hele hele de karşısında anlı şanlı Avatar varken. Fakat listeler açıklandıkça ve Oscar’la ilgili tartışmalar yoğunlaştıkça bir anda Hurt Locker’ın Oscar’ı alma ihtimalinin aslında ne kadar da yüksek olduğunu farkettim. Akademi için de bu önemli bir sınavdı kuşkusuz. Bol efektli ve mükemmel görselleriyle bir savaş karşıtı film olan Avatar mı, yoksa deneysel bir yönetmenlik deneyiminin ürünü olan ve Irak savaşı’na askerlerin gözünden bakmayı dert edinen Hurt Locker mı? Tahmin etmiştim aslında Hurt Locker’ın Oscar’ı alacağını ama nedense akademiye karşı son bir umut da kalmıştı içimde.
Hurt Locker’ın Oscar’ı kapması birçok eleştirmence olumlu değerlendirildi elbette. Sonuçta düşük bütçeli, deneysel bir teknikle çekilmiş bir filmin büyük prodüksiyonları geride bırakarak Oscar’ı alması umut vericiydi. Ama nedense içimden bir his işlerin bu kadar da sevimli olmadığını söylüyordu. Hurt Locker ne kadar bir Amerikan ideolojisi dayatmıyorsa bile içten içe dayatıyordu adeta fakat kelimelere de dökemiyordum tam olarak. Bugün Radikal‘de okuduğum Slavoj Zizek’in “The Hurt Locker buram buram ideoloji kokuyor” adlı makalesi ise tüm kafa karışıklığımı aydınlattı açıkçası.
Zizek makalesinde özetle bir ideolojiye mensup olmama takıntısının da tam bir ideoloji olduğunu belirterek yıllardır tartışıp durduğumuz postmodernizm dayatması olan ideolojilerin sonu doktrinine de güzel bir cevap veriyor. Taraf tutmamak da bir taraftır sonuçta.
Zizek makalesinde: “‘The Hurt Locker’ın gündelik dehşete ve bir savaş bölgesinde görev yapmanın travmatik etkilerine dair tasvirleri, onu ABD ordusunun insani rolü üzerine John Wayne’in kötü şöhretli ‘Yeşil Bereliler’indeki gibi duygulu kutlamalardan kilometrelerce uzağa koyuyor gibi görünüyor. Ancak şunu da akılda tutmalı: ‘The Hurt Locker’da savaşın saçmalıklarına dair ters-gerçekçi sunum kafa karıştırıyor ve böylece kahramanlarının ‘Yeşil Bereliler’deki kahramanlarla tam da aynı işi yaptığı olgusunu kabul edilebilir kılıyor. İdeoloji, tam da görünmezliği dahilinde, hiç olmadığı kadar burada duruyor: Evlatlarımızla birlikte biz de oradayız; orada ne yaptıklarını sorgulamak yerine onların korkusu ve acısıyla özdeşlik kuruyoruz.” diyor. Ve benim bu filmle ilgili dile getirememiş olduğum rahatsızlıklarımı da çok güzel açıklamış oluyor.
Son bir detaydan da bahsetmeden edemeyeceğim. Bir kadın yönetmenin çektiği militarizmi olumlayan bir film, bir erkek tarafından yönetilen antimilitarist bir filmi Oscar’da solladı. İronik değil mi sizce de..
Isn’t it ironic, don’t you think??? (Alanis’e de hürmetler)