>Cinnet(name)

>

Duygulardan bahsetmekten veya duyguları sorgulamaktan, onları insan gibi yaşayamadığımızı düşünüyorum bazen. Oysa bilirsin, ben duygulardan bahsetmekten çok da haz etmezdim. Eskiden. Şimdi de haz etmiyorum, aynı cümleleri kurup durmamın sebebi sevmem değil aslında. Neyse…

Ama mesela, duygulardan bahsedilmesini sevmemek, bundan bahseden yazarları okumama engel değil elbette. Bir Dostoyevsi, bir Proust bahsedince, okurum mesela. Ve okumakla da kalmam, bakma, keyif de alırım. Çünkü onların anlattığı duygu bizim ergenlikte yaşadığımız hezeyanlar veya kötü giden ilişkilerimizi temize çekme kaygımız gibi değildir. İyi anlatıcılar var elbette dünyada. Senin hayatına bakıp, senin hayatını senden iyi gören, iyi anlatıcılar. Oysa bilirsin, ben paniğe kapılırım böyle durumlarda. Ve saçmalamanın panzehiri asla içmek değildir. Bunu bilmediğimden içiyor değilim zaten, belki sadece saçmalamayı seviyorum. Veya şairin dediği gibi:
“Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum” 

 

Bahar gelmedi hala. Bilirsin kışı sevmem. Üşümeyi, kat kat giyinmeyi, hasta olmayı, çorba içmeyi de sevmem. İnsanın, neyi sevmediğini sıralaması ne kolay. Oysa neyi seversin diye sorsan, ebleh ebleh bakarım suratına. Verebileceğim, her an hazırda bulundurduğum, kalıplaşmış cevaplarım var elbette. Ama bunların hiçbiri, sevmediklerimin yarattığı duygu kadar güçlü değil. Sevmemek daha tutkulu bir hal sevmekten. Hiç değilse benim için.
Şimdi hava güzel olsa şarap alıp sahile inerdik mesela. Ama değil. Demem o ki ya bu bahar gelecek, ya da…
Bir de bir kız vardı hatırlar mısın, öğretmen “seni çok kıskanıyorum, düşünsene, hiç düşünmüyorsun” dediğinde, nazikçe teşekkür etmişti. Son zamanlarda çok düşünür oldum onu. Ve  işte, ben o kız olmaya karar verdim şimdi. Adımı ve imgemi de değiştirdim. Boşuna arama diye söylüyorum bunları. Bahara kadar kapalıyız çünkü. Şu soğuklarda acı çekmek hiç çekilmiyor.
Neden başlamıştım bu mektuba çok hatırlayamamakla birlikte ve tam da bu sebepten dolayı mektubuma son vermeyi yerinde buluyorum. Bir diğer mektupsal serzenişimde görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kal.
Fotoğraf: Burdan
Şiir: Ahmet Telli – Çocuksun Sen

>"The Kids Are All Right" Üzerine

>

“The Kids Are All Right” veya Türkçe mealiyle “2 Kadın 1 Erkek” Lisa Cholodenko’nun son filmi. Sinemalar.com’dan aldığım bilgiye göre film henüz Türkiye’de vizyona  girmemiş.

Pek bir severek izlediğim “Hung”ı da başarıyla yöneten  Lisa Cholodenko, bana kalırsa insan ilişkilerini veya ilişkisizliklerini yansıtmakta neredeyse uzman. Orta sınıf Amerikalılar’ın çok da matah olmayan ve çoğu zaman absürdleşen hikayelerini seçiyor kendine. “The Kids Are All Right”ta da bu tarz bir hikayeyi çıkarıyor karşımıza.

“The Kids Are All Right”, temiz senaryosu ve oldukça başarılı oyunculuklarıyla kesinlikle izlenmesi gereken bir yapım. Lisa Cholodenko, ilişkileri “mükemmel” olmasa da idare eden lezbiyen bir çiftin hayatına, çocuklarının sperm babası  girince,  ilişkilerinin çatırdamaya başlamasını anlatıyor. Kendisi de lezbiyen olan Lisa Cholodenko, bu ilişkiyi abartıya kaçmadan, verdiği ufak nüanslarla sadeliğini koruyarak ama en derin, en anlamlı noktalarını da es geçmeden anlatıyor. Çok işlenmemiş bir konuya değinirken bir yandan da tüm ezberlerimizi altüst ediyor. Bunu ise yapaylıktan veya zorlamadan öyle uzak bir dille yapıyor ki zaman zaman kendi aksimizi yakalamamız işten bir değil. İnsanlar arasındaki durumları öyle başarılı bir şekilde yansıtıyor ki biz de soru sormaya başlıyoruz onunla birlikte. Basit nüanslarla ve tüm sadeliğiyle çıkarıyor karakterlerini karşımıza ve zorlamadan uzak diyaloglarıyla taçlandırıyor gündelik hayatı.

İzlediğim filmlerden bahsederken meseleyi çok uzatmayı veya her türlü detaydan bahsetmeyi pek sevmiyorum aslında. Çünkü film dediğin yazılırken değil izlenirken güzeldir. Yani, demem o ki, çok da uzatıp, filmin “büyüsünü” kaçırmaya gerek yok. İzleyiniz efenim…

Annette Bening: Şahsen American Beauty’den tanıdığım Bening, tam anlamıyla müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Filmin amacına ulaşmasında, onun yarattığın karakterin gerçekçiliğinin büyük payı var.

Mark Ruffalo: Biz Ruffalo’yu çok sevdik. Naif oyunvuluğuyla gerçekten de  hoş bir karakter yaratmış.

Julianne Moore: Ben Moore’un oyunculuğunu biraz tutuk buldum. Canlandırdığı karakterden de kaynaklanabileceğini düşündüm daha sonra. Yine de çok tatmin edici olduğunu söyleyemem.



>Çocukluğuma Dair

>

Türküm doğruyum nidalarıyla büyüdüm ben, çocukluk şarkılarım Yunanlılar’ın gemilerini batırmak veya düşmanları denize dökmek tandanslıydı. Ne zaman bir çocuk televizyona çıkıp dünyada “barış” dilese çok şaşırırdım mesela. Barışın ne olduğunu çok sonra öğrenecektim çünkü.


İç ve dış “mihrak”lardan bahsederdi öğretmenim sosyal bilgiler derslerinde. Bunların bir nevi düşman olduğunu anladığımdaysa çok korkmuştum. Ya biz de Irak’lılar gibi sığınaklara inmek zorunda kalırsak diye gecelerce uyuyamamıştım. Evet, Körfez Savaşı çocuklarıydık biz ve Uğur Mumcu öldüğünde, teyzemin arkadaşının, Uğur Mumcu’yla resmen tanışmadığı halde neden öyle çok ağladığını uzun yıllar anlayamadım.

İlk kez Kınalıada’ya gitmeye başladığımda, benden daha esmer olan arkadaşımın annesinin adının “mama” olduğunu sandım bir süre. Sonradan annem anlattı, başka diller de varmış meğer, başka kökenden, başka diller konuşan insanlar varmış. “mama” anne demekmiş. Çok şaşırdım ve biraz da kıskandım. İtiraf etmeliyim, bir süre anneme “mama” dedim.

Farklı olan her şey çok büyüleyici geliyordu o zamanlar. Sıradan olmaktı utanç verici olan, farklı olmak değil. Ve sonradan Selanik göçmeni olduğumuzu öğrendiğimde o kadar çok sevindim ki bunu bütün sınıfa anlattım. Oysa annem herkese anlatma demişti ama dayanamadım.

Annemin Alevi ve Kürt arkadaşları da vardı. Ama bunları bana sır verir gibi anlatırdı hep. Ben de bu çok gizli bilgileri edindiğim için şişinir, yine de arada ağzımı tutamaz, arkadaşlarıma büyük gizlerden bahseder gibi anlatırdım.  

En az bunlar kadar kafamı karıştıran şey, insanların Adem ve Havva’dan mı yoksa maymunlardan mı geldiğiydi. Dayıma sordum ama bana cevap vermek yerine, ben ne dersem ona inanacaksın, o yüzden sana cevap veremem, buna sen karar vermelisin demişti. Elbette ısrar etmiştim ama çok kızdı. O yüzden de bir daha kimseye sormadım.

Bir de hiç unutmam, anneme biz sağcı mıyız solcu muyuz diye sorduğumda kıpkırmızı olmuştu. Hele hele solcuyuz biz di mi diye ısrar edince, kızılca kıyameti koparmış, önce sen bir büyü demişti. Kesinlikle ısrarcı bir çocuktum ve huyum kurusun, bir şey sorarken aslında çoktan kararımı vermiş olurdum. Hala biraz öyleyim galiba.

Bir keresinde de dayıma çok kızmıştım. Çünkü dolaptaki rakı şişesini göstererek, işte Atatürk bundan öldü diyordu. Annem de kızdı dayıma sonra, dedi ki konuşma bunları çocuğun yanında.


Yine de şanslıydım, dini bağları da milli aidiyeti de güçlü olmayan bir ailede büyüdüm. Şanslıydım, kendi düşünce kalıplarını bana empoze etmek yerine beni akışına bırakan aile büyüklerim oldu. Mutlu bir çocukluk geçirmedim şüphesiz ama hiç değilse özgürdüm.  


>Simone de Beauvoir’in Konuk Kız’ı

>


“Konuk Kız”, Simone de Beauvoir’in 1943’te yayınlanan ilk romanı. Roman, hem Sartre’la hem de lezbiyen bir ilişki yaşadığı öğrencisi Olga Kosakiewicz ile olan ilişkisine dair birçok otobiyografik detay içeriyor. Ayrıca roman, Beauvoir’in varoluşçuluk anlayışını, hayata bakış açısını görmek açısından da oldukça önemli.
Beauvoir, iyi bir anlatıcı olmasının yanı sıra, hayata bakışı ve olaylar karşısında duruşuyla çoğu zaman insanı şaşırtıyor. İnsanı olaylara farklı bir pencereden bakmaya zorluyor. Gelenekselleşmiş düşünce kalıplarını paramparça ediyor. İç çözümlemelerde o denli başarılı ki insan bazen kendini, onun karşısında çırılçıplak hissediyor. Kadın olma halleri ve hayata karşı duruşuyla ister istemez kendimizden bir şeyler buluyoruz onda. Hem öyle tanıdık hem de öyle ulaşılmaz ki…
Cesareti ve hayatı dönüştürme gücüyle salt iyi bir romancı değil, sağlam bir düşünür olduğunu da gösteriyor. Hatta varoluşçuluğu anlamak istiyorsanız Sartre yerine Beauvoir okumanızı tavsiye ederim. Elbette Beauvoir’i çok sevdiğim ve ister istemez yanlı olacağım da hesaba katılmalı. (Beauvoir okuduğum dönemler ister istemez Sartre’a gıcık oluyorum ama geçici.)  
Birkaç alıntıyla bu güzel kadının hayata bakışına dair bir fikir vermek istiyorum sizlere…
“… Yüreği sıkıştı. Yaşamdaki her şeye sabahsız kalmıştı zaten. Tutkulu öykülere uzaktan bakardı hayran hayran ama kendisi için büyük bir aşk düşünmek, erişemeyeceği bir yere gözünü dikmek gibi bir şeydi ve bu, ancak nesnelerin ağırlık kazanacağı, söylenen sözlerin, yapılan hareketlerin iz bırakacağı bir dünyada olabilirdi; Gerbert’yse kendini, kapısı hiçbir geleceğe açılmayan bir bekleme odasına kapatılmış hissediyordu…”

>artık

>

Çokça zamandır ağzımda aynı mısralarla bekliyorum kendi mucizemi. Evet, “ya bu gece harikalı bir şeyler olsun / yahut bir bomba gibi / infilak edecek başım”. Ve kendi mucizemi yaratmaya karar verdiğim şu an, sisler arasından belirginleşen bir karaltıya ihtiyacım var. Hem de deliler gibi.

Beyin nöronlarım arasında, son zamanlar sık sık bazı kopmalar yaşanıyor, farkındayım. Başladığım cümleleri bitiremiyorum, bazen başlanan cümlelerin sonuna yetişemiyorum. Şu sıralar benimle konuşmak ya cinnete davetiye ya da bir sit com kıvamında, bunun da farkındayım.

Geçenlerde ajandama not düşmüşüm, her değişimin sancılı olduğundan bahsetmişim. Değişmeye karar verdiği an kendini değişmeye başlamış bulan biriyim oysa ben. Bukalemun gibiyim bazen, biliyorum. Ama bu kolay olduğu anlamına gelmiyor maalesef.


Önce evimden başladım toparlamaya. Yavaş yavaş sıra bana da geliyor sanırım.

Yüksek lisansıma, madem hala atmadılar, devam etmeye karar verdim. Tez konumu değiştirmem ve kendime yeni bir okuma listesi yapmam lazım. Ama tüm bunların yanında yeniden çalışmaya başlamam lazım. Ve bir de yazmak var elbette. Daha çok okuyup daha çok yazdığım, haliyle daha çok nefes aldığım ve kendime daha fazla zaman tanıdığım bir kurgu lazım bana. Upuzun bir almak istediğim kitaplar listem var mesela. Ve dergilerimi de epeydir ihmal ettim.

Zaman ise resmen en büyük düşmanım şu anda. Ne yaparsam yapayım sığdıramıyorum kendimi.

Ve bir de müzmin yorgunluktan muzdaripim birkaç haftadır. Bir türlü geçmeyen bir grip var mesela. İlaçla 7 gün, yatarak bir hafta olan grip bende neden havalar ısınana kadar sürer her kış, bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Dinlenmem lazım biliyorum ama beş yıl geriden geliyorum ve durdurursam yine darmadağın olmaktan öyle korkuyorum ki…

Bu yazıyı epey eğlenceli kurgulamıştım kafamda itiraf etmek gerekirse. Ama şu lanet olası hüznü içimden çekip çıkaramıyorum bir türlü. Bahar gelse her şey düzelecek sanki. Hatta… Bahar gelsin…

Şiir: Atilla İlhan

>buzluktaki nane

>

Açık krem rengi badanası, sigara isiyle iyiden iyiye sararan odasında oturmuş, gökyüzünü izliyordu. Ve elbette onu düşünüyordu.

Annesinin dantelli, tül perdelerinin beyaz dumanı ardından dünya sanki biraz daha gerçek dışı, dışarısı sanki biraz daha gerçeküstüydü. Oysa oda tüm gerçekliğiyle sarmalıyordu onu ve gökyüzünü izlemek bir rüyaya bakmak gibiydi şimdi. Daha düş atölyesinden tam çıkmamış, bu yüzden de hatları tam oturmamış tatlı bir hayal gibiydi dünya.

Bir zamanlar ne de çok sevdiği sevgili koltuğundaydı. Bir sigarayı daha kültablasında öldürürken ve daha onun toprağı soğumadan bir yenisini yakarken, hep aklı ondaydı.

Koltuğun kadifeleri yer yer dökülmüş, eskiden odayı çepeçevre saran bordomsu rengi parça parça kararmıştı. Fark etmeden, hafifçe bu pürüzlü koltuk kolunu okşadı, parmaklarını kararmış kumaşın üstünde neredeyse sevgiyle gezdirdi.

Bu koltuk nerden baksan onunla yaşıttı. Yine de evin rutubetten yosunlaşmış duvarları, sararmış mobilyaları ve solmuş insanları arasında hala ışıldıyordu. Belki başka bir yerde, başka insanların arasında tüm güzelliğini yitirecekti ama işte buradaydı, doğru zamanda doğru yerdeydi ve çok güzeldi. Hala dimdik, hala heybetli, hala orda… Evet, hala yaşıyordu ve bunu bizler gibi gizlemiyordu. Bundan utanmıyordu, tam tersine sanki yaşamı büyük bir coşkuyla kucaklıyordu.

İçten içe kıskandı onu. Gözlerini kapattı, sigarasından derin bir nefes çekti ve bir nefes daha. Bu sefer bilerek, her kıvrımını, her kumaş kırıntısını ezberlemek ister gibi tuttu, okşadı kollarını. Eskimiş kadifeden arta kalan yara izlerini buldu tek tek. Sevdi yaralarını, kirlenen, yağlanmış kadifesini ve içine işleyen onca anıyı, onca yaşanmışlığı. Çokça önce kararmış, çokça önce kabuk tutmuş, şimdiyse nasırlaşmış yaralarının kekremsi kokusunu çekti içine. Öyle baş döndürücü, öyle içe işleyen bir kokusu vardı ki başı döndü bir an.

Ansızın gelen ayak sesleriyle irkildi. Süslü hayallerinin sıcacık yorganı paldır küldür düştü üstünden. Gerçeğin ayazı yüzüne çarpmış gibi hafifçe ürperdi.

Düşünmeden kafasını sesin geldiği yöne çevirdi. Onu gördü. Kapıda dikilmiş kendine bakıyordu. Bedenini kapının pervazına hafifçe yaslamış, içinde ne kin ne de sevgi okunan bakışlarını ona yöneltmişti. Yüzü hiçbir duyguyu ele vermeyecek şekilde durgundu. Gözleriyse hafif bir ışıkla aydınlanmıştı ama bunun heyecandan mı yoksa nefretten mi olduğunu anlamak imkansızdı.

Bir süre öylece kaldılar. Suskun ve tarafsız bakışları odanın boşluğunda karşılaştı. Gözleri kısa bir an ne söyleyeceklerini düşündü ve ardından susmaya devam etme hususunda hemfikir oldular.   

Adam, kapıya ağırlığını biraz daha verip “içeri gelmeyecek misin, bekliyorlar” dedi yılgın bir sesle. Gözlerindeki ışıkla ses tonu tam bir tezat oluşturuyordu. Bu kadının ilgisini çekti. Hatta meraka benzer, garip bir his oluşturdu içinde. Yavaşça doğrulurken, “geliyorum ama fazla kalamam” dedi.

Aslıda burada oturup, ne düne, ne bugüne ne de yarına değen hayaller kurmaktan başka yaptığı bir şey yoktu. İstese onlarla oturabilir, hatta çok canı çekerse uzun uzun sohbet edip, onların gündelik kaygılarını, yarına dair niceliksiz planlarını dinleyebilirdi. Eskiden olduğunu gibi onları sevebilirdi bile belki. Ama bugün bu boş nezaketlerle, yarımyamalak laf çarpmalarla ve dokunduğu yeri sızlatan kahkahalarla uğraşamayacak kadar bitkin hissediyordu kendini.

Yine de kalktı koltuktan, koltuğundan. Az önce derin anlamlar yüklediği, şimdiyse arkasını dönüp bakmadan uzaklaşacağı, belki bir süre, hatta uzun bir süre varoluşunu anımsamayacağı koltuğundan. Adımları geri geri giderken derin bir nefes aldı. Antreyi geçip salonun çift kanatlı kapısını araladı. 

Salondakileri görür görmez ise bunun kötü bir fikir olduğunu anlamıştı. Geri dönmeyi düşünse de artık onu görmüşlerdi, içeri girmeli ve onlarla aslında hiç de kıymetli olmayan zamanını paylaşmalıydı.

Salondaki kadınlı erkekli grup, ellerinde bira şişeleri, hararetli hararetli tartışıyorlardı. Saat henüz altı bile olmamıştı ama grubun bir kısmı şimdiden çakırkeyifti. Salonu, annesinin tül perdesini andıran beyaz bir sigara dumanı kaplamıştı. İnsanın genzini yakan tütsü kokuları ise ortamı ferahlatmak şöyle dursun havayı iyice boğucu kılmıştı. Her anlamda gerçekler diye düşündü. Boğucu kokularıyla, geniz yakan tartışmalarıyla ve ucuz hayalleriyle gerçekten yaşıyorlardı ve kendisi gibi bunu inkar etmek yerine buna dört elle sarılmayı tercih ediyorlardı.

Her şeyiyle iri kıyım olan, sözcükleri ağzından adeta tükürerek çıkaran, esmer kadın bir yandan önündeki tabaktan aldığı cipsleri hırsla ağzına dolduruyor, bir yandan da yanındaki ufak tefek adamı aslında durumun hiç de tahmin ettiği gibi olmadığına ikna etmeye çabalıyordu. Bunu öyle gelişigüzel, öyle hoyratça yapıyordu ki adam koltuğa büzüşmüş, elinde tuttuğu bira şişesinin kağıdını yoluyor, arada da yardım ederler umuduyla neredeyse acı dolu gözlerle çevresindekilere kaçamak bakışlar gönderiyordu.

Kapıyı tamamen açtığında iri yarı kadın aniden sustu. Herkes ona bakıyordu şimdi. Grup ona bakıyor, gülümsüyor ve onu kendi küf kokulu gerçekliklerine çekmek için gönülden hazır görünüyordu. Hafifçe gülümseyip başıyla salondakilere selam verdi, yerdeki minderin kenarına ilişti. Gereksiz selamlaşma ve hal hatır sormalardan hiç hazetmiyordu çünkü böyle durumlarda kimse kimseye “nasılsın?” diye sorarken gerçekte nasıl olduğunu önemsemiyordu ve hiç kimse bu soruyu “iyiyim, sen nasılsın?” diye cevaplarken aslında iyi falan olmuyordu. Selamlaşmaları içi çoktan boşaltılmış, neredeyse ilkel bir ritüelden farksızdı. Bu yüzden kadın bunu reddediyor, nasıl olduğu sorulduğunda genellikle kendini çorbadaki tuz veya buzluktaki nane gibi hissettiğini söylüyordu. Herkesi nedense pek bir eğlendiren bu sözlere karşılık atılan kahkahalar kadının buz gibi bakışlarıyla eriyordu. Bu yüzden de riskli bir şeydi ona selam vermek ve kimse bu riske girmeye cesaret edemiyordu.

Salondakiler çok da anlamlı bulmadıkları bu görüşlerini ezberledikleri için hiç değilse artık bu ritüeli ona dayatmaktan vazgeçmişlerdi. Fakat bunun yerine koyacak bir şey bulamadıklarından genellikle kadınla karşılaştıklarında ya ne yapacaklarını bilemez bir halde şaşırıp kalıyor ya da çözümü onun var oluşunu reddederek hayatlarına kaldıkları yerden devam etmekte buluyorlardı. Pek yaratıcı bir çözüm değildi belki ama işleri çözmeye yetiyordu.

Bir süre ne yapacaklarını veya ne söyleyeceklerini bilememenin şaşkınlığıyla susan, kaçamak bakışlarla birbirine bakan topluluk kısa süre sonra öncekine yakın bir ritimle tartışmayı sürdürdü. Sözcükler daha özenle seçiliyor, kimse temkini elden bırakmak istemiyordu.

Çocukken sirkte gördüğü çadır tiyatroları geldi kadının aklına. Ter, yemek ve parfüm kokan insanların ve yıllanmış, ağır, küflü kumaşların arasında oynanan, izleyicinin ezbere bildiği ucuz öykülerin anlatıldığı, tıklım tıklım dolu tiyatrolar. Herkesin bildiği hikayeleri, hep anlatıldığı gibi anlatan, kelimeleri dar, hayalleri geniş oyuncuları düşündü. Salondakilerin de aslında onlardan pek bir farkı yoktu.  Tek farkları yaptıkları işin boktanlığını bilen oyuncuların aksine salondakilerin birer oyun oynadıklarının bile ayrımına varabilecek bilince henüz ulaşamamış olmalarıydı.

İyice canı sıkıldı kadının. Bu saçma müsamerenin herhangibir yerinde olmak, izleyici konumunda bile olsa, çok yoruyordu onu. Kendine olan saygısını bile yitirebilecek noktaya geliyordu bazen. Ve özellikle böyle zamanlarda burada ne iş olduğunu düşünmeden edemiyordu.

Eline tutuşturulan birayı hızlıca içmeye çalıştı. Ne kadar hızlı içerse o kadar kolay kurtulabilecekti bu ruhsuz kalabalıktan. Odasına, mabedine dönebilecek ve sterilize edebilecekti burada çokça kirlenen sözcüklerini.

Hava kararmaya başlamıştı yavaş yavaş. Pencereye döndü ve güneşin can çekişini izledi. Güneş tamamen öldüğünde ise cenazesini kaldırması gerektiğini söyleyip, salondakilerin şaşkın bakışları arasında odasına geçti.

>Cezayir Cezayir

>

Malumunuz, Kuzey Afrika isyanlarla sarsılıyor ve Avrupa’dan sonra bir kez daha yüreğimiz ağzımızda dünyayı izliyoruz.

Benim aklıma ise Genet’nin “Paravanlar”ı geliyor ister istemez. Genet’nin Cezayir’in Fransa sömürgesindeyken verdiği mücadele geliyor.
Dünyayı güzelliğin değil, acının ve çirkinliğin kurtaracağı Genet’nin dünyasına buyrun o zaman. Ayakların baş olduğu o hülyalı dünyaya…



“ …Birbirinize gün boyunca yaptığınız kötülüğü anlatırdınız. Ondan başka umut bağlanacak hiçbir şey olmadığını anlamıştınız. Kötülük, şahane kötülük, her şey siktirip gittiğinde bir tek sen kalırsın elimizde, muhteşem kötülük bize yardım edeceksin. Kötülük, sana yalvarıyorum, hem de ayakta yalvarıyorum, gel de halkımızı dölle. Yan gelip yatmasın!”


>Taksim Katliamı

>

Eskiden bazı kalıplaşmış laflarla çok dalga geçerdik. Özellikle de muhalif yayınlarda yer alan ve nedense hep kendini tekrarlayan kelimelerle. Mesela her analizin “gün geçmiyor ki” cümlesiyle başlamasıyla. Kaderin bir oyunu mu bu bilinmez ama bugünlerde ne zaman bir şeyler yazmaya kalkışsam, hep bu cümle dönüyor kafamda.

Evet, gün geçmiyor ki biraz daha ağzımı sıçılmasın, sevgili dostlarım. İçki yasağı, silahlanma yasası, öğrencilerin bolca dövülmesi, sanatın “ucube”leştirilmesi derken adeta her geçen gün kalbime giden damarlardan birini daha kesiyorlar gibi hissetmeye başladım. Ama felaketlerin maalesef sonu gelecek gibi de görünmüyor.

Son felaket ise  Beyoğlu Koruma Amaçlı İmar Planı… raidkal’de yayınlanan habere göre: “Tam 17 yıldır üzerinde çalışılan Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı sonunda hazır oldu. Bu plan Taksim, Cihangir, Tophane, Tarlabaşı’nı içine alan Beyoğlu’nun tarihi merkeziyle ilgili. Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı plan, Beyoğlu Belediyesi’nin ve Koruma Kurulu’nun onayından geçip askıya çıktı. Bir ay içinde hukuki bir itiraz gerçekleşmezse yürürlüğe girecek” miş.

Bu konuda uzun uzadıya da yazmak istiyorum aslında ama eklenen görselde yer alan birkaç husus bile cinnet geçirmeme sebep oldu. Sıcağı sıcağına bunlardan bahsedeyim, sakinleşince devam ederiz.


Mesela Narmanlı Han’a 6 kat imar izni verilmiş ve yapıya 2 ek kat çıkılacakmış. Yani, tarihi bir binaya ek kat yapılması gibi bir felakete alenen izin verilmiş.

Ve mesela Taksim Maksemi’nin (su sarnıcı) arkasında kalan ve şu anda otopark olarak kullanılan alana, plana göre bir cami yapılacakmış. Yani,  Taksim Meydanı’na cami kondurulacakmış. Gerçekten çok duygulandım… AKM’nin kapatılmasıyla tiyatro ve konser salonundan bile mahrum kalan meydanın bence de zaten tek ihtiyacı camiydi.

Veya en iyisi ben küfür etmeye falan başlamadan bu yazıyı burada sonlandırayım. 


Temenni: Bunun şaka olduğu açıklansın…

>gibi gibi

>


Simon de Bouvier’in “Konuk Kız”ını ikinci defa okumaya başladım. Buna ihtiyacım olduğunu biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim. İlk sayfadan “evet” dedim, tekrar okumanın tam zamanı, tam yeri.

Tek boş günüm olan naçizane Pazar günümü 12 saat temizlik yapmak suretiyle haşat ettim. Ama sanki değdi, gibi gibi.

Sakinleştiriciyi kesin suretle bıraktım ve hala yaşıyorum. Kesinlikle umut verici. Ve hala hastayım fakat bu sefer antibiyotikleri almayı ihmal etmiyorum. Bu da bir şey. Ve iki gündür tekrar yemek yemeye başladım. Olacak gibi gibi.

İş arıyorum. İş bulmalıyım. Çok can sıkıcı bir süreç ve evet, sevmiyorum.

Bir de bunca zamandan sonra benden normal davranmamı beklemenin nerden bakarsak bakalım haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bundan başkasını görmemişken, bunun normal olan olduğunu düşünmemek garip değil mi?

Kendimle baş başa kalmayı çok özlemişim. Kendimi özlemişim. Çok mu ihmal ettim nedir?

Biraz canım sıkkın. Çok ağladım, belki ondandır. Yoksa canım sıkkın olduğu için mi ağlamıştım? Karışık…

Rüyamda Caddebostan sahilde kocaman bir plaj vardı ve Cezayirli bir Fransız’la yüzüyorduk. Genet, sen ne yaptın bana…

>Nausea No:14

>

Oldukça ağdalı bir intihar girişimiydi oysa susmak. Ve birçokları gibi başarısızlığa mahkum. Zaten başka türlüsü de düşünülebilir miydi?

Şarap sıcaktı, hava ise buz gibi. Tam tersi olsa daha iyiydi elbette ama kendimi bulduğumla idare etmeye, daha doğrusu hayatı olduğu gibi kabul etmeye endekslemiştim. Ve anı değiştiremeyecekken şikayet etmenin de pek fazla anlamı yoktu.
  
O hala gelmemişti. Zaten kesin geleceğini de söylememişti. “Belki” demişti. Yine de kendime pek fazla belli etmemeye çalışsam da bekliyordum onu. Bir yandan nasıl olsa gelmez diyerek, gelmeme halinde yaşanacak hayal kırıklığını minimuma indirmeye çalışıyor, bir yandan da gözümü yoldan alamıyordum.

Saçmaydı elbette hepsi. Ama saçma olması veya bunu zaten biliyor olmak bazen beklentilerinizi veya ne yaptığınızı pek fazla değiştirmiyor. Bazen bile bile yürüyorsunuz uçurumun kenarına doğru. Bazen göre göre giriyorsunuz ters yöne, hem de son süratle. Ve kendimi değiştirmeye dair bütün hayallerim hazır suya düşmüşken, gecenin şu saatinde, yaptığım saçmalıkları sorgulayacak halim yoktu.

Oysa en nefret ettiğim durumdu beklemek. Ve hatta durumdan da öte, başlı başına bir histi, bekleme hissi. İnsanı bu denli çaresiz bırakan başka bir his var mıdır, bilemiyorum. Ve ne zaman beklemek olsa söz konusu, aklıma hep o meşhur üçleme gelirdi ve hep ardından gelecek olan tükenişe takılırdım. Uyanış, bekleyiş, tükeniş… pek uyanık, daha doğrusu ayık olmadığım için, uyanma faslından bekleme kısmına hızlı bir geçiş yapmış olabilirdim ama aynı hızla tükenişe çakılmak pek akıl karı gelmiyordu. Hele de o esnada. Soğukken, sarhoşken, yalnızken…

Sonra müzik dinlemeye karar verdim. Birazcık pj harvey keyfimi yerine getirebilirdi. Getirmeme ihtimali de vardı elbette ama denemeye değerdi.

Şaraptan iri bir yudum aldım. Hava biraz ısındı sanki, dünya biraz daha kırmızılaştı, sokak lambaları biraz daha kısıldı ve sokak biraz daha güzelleşti. Fonda “the mess we’re in” çalarken sanki hayatın ritmi düşmeye, zaman acele etmemeye başladı.

Telefonu çıkardım sonra, saate bakmak için. Zaman beni punduna getirmiş, ben dururken o akmaya devam etmişti. Kısacası geç olmuştu. Gelmemişti. Zaten kesin gelirim de dememişti. Gelmemesine bir yandan da sevinmiştim çünkü başımın ağırlşmasıyla doğru orantılı olarak insan sevgim ve katlanabilme sınırım azalmıştı.

Şaraptan son yudumumu aldım, sokağa veda edip eve doğru yürümeye başladım.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.