bir yerlerden kaçıyorum, siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü adamlardan sanırım. peki kim o adamlar, ben kimim? yalnız değilim, yanımda kadınlar var, yüzlerini hayal meyal çıkarabildiğim, tahminimce çeşitli yabancı dizilerin çeşitli karakterlerinden bir çeşni. kadınlarla aramızda müthiş bir dayanışma var aslında. ben ne yapmıştım, kimdim, hiç bilmiyorum. bir yer altı örgütünün gizli ajanı bile olabilirdim. hatta galiba öyle bir şeydim. ve kaçtığımız adamlar da devletin gizli ajanlarıydı.
yakalandım. kötü adamlar kocaman, gösterişli bir holde toplanmıştı. dev avizeler ve altın silmeleri olan, pahalı duvar kağıtlarıyla kaplı, klasik, kırmızı süetle kaplı mobilyalarla döşenmiş bir salonda. kötü kadını yakalamışlardı ve beni bir sirk maymunu gibi herkese gösteriyorlardı. devasa salonun tavanında 3 adet açılan kapak vardı. içlerinden en yaşlı ve kıdemli duranı öncelikle yeni takip ve işkence metotlarını anlatmaya başladı. içimden büyük bir nefret kabarıyordu. neden korkmadığıma çok şaşırdım ama sanırım gerçek bir kahramandım o an. önce tavandaki ilk kapak açıldı, sırtından kancayla bir ağa bağlı şekilde bir adam sarkıttılar delikten. adam acılar içindeydi. kıdemli adam anlatıyordu, işte bu en eskiden kullandığımız metot, şöyle şöyle eksikleri vardı, biz de bu tespitler ışığında bunu geliştirmeye karar verdik. ve o an ikinci kapak açıldı, gene bir adam sarkıttılar, adam gene acılar içinde. ve kıdemli adam tekrar anlatmaya başladı, bu ikinci metodun eksiklerini. ardından üçüncü kapak açıldı ve beni sarkıttılar aşağıya. çok canım acıyordu. koluma bağlı çelik tellerden birine ve omuriliğime sürekli elektrik veriyorlardı. acı içinde kıvranıyordum. şu an tam olarak nasıl yaptım bilmiyorum ama o an önce kendimi sallayıp kocaman kristal avizeyi ayağımla kopardım. avize yere kapaklanıp, salon karanlık kesilirken de son müthiş işkence aletinin zayıf noktasının ne olduğunu keşfedip kendimi iplerden kurtardım ve aşağıya düştüm. hemen ayağa kalkıp kaçmaya başladık.
bir anda bunun bir flashback olduğunu farkediyorum. aslında ben tüm bunları gelecek bir zaman diliminde kızıma anlatıyormuşum. çok rahatlıyorum, demek ki kurtulacağım. defalarca yakalanıyorum demir parmaklıkları, ter örgüleri aşmaya çalışırken. silah ve bıçaklar yaralıyor, tel örgüler, dikenli teller çizik içinde bırakıyor bedenimi. kafama ağır bir darbe alıyorum. ve işin kötü yanı bu acıların hepsini sıcağı sıcağına hissediyorum, çok canım acıyor. koşmaktan nefes nefese kalıyorum, nefes bile alamıyorum. o an uyandım.
nefese nefese, ter kan içinde. daha nefes alış verişlerimi düzenleyemeden tekrar uykuya dalmışım.
devam ettim kaldığım yerden kaçmaya. bu sefer farklı bir yol seçtim kendime. gene dikenli teller, gene acı, gene kovalamaca. ama o da ne, yoksa arayı açmaya mı başlamıştım. yoksa, yoksa kurtulabilecek miydim bu sefer o iri kıyım adamlardan. devam ettim, tüm nefesim bitene, takatimin son noktasına dek koştum. birden bir mucize oldu, çalıların arasından rüya gibi açık mavi, şu pahalı tatil reklamlarından fırlamış gibi bir sahil çıktı. sıcacıktı, içim ısındı. benimle birlikte yolculuğu sadece kadınlardan bir tanesi tamamlayabilmişti. diğer ikisi (ki 4 kişi olduğumuzu da o anda fark ettim) geride kalmış, hatta muhtemelen yakalanmıştı.
muhteşem sahilde bir kır kahvesine oturduk iki kadın. kötü adamlar hala peşimizdeydi, üstümüz başımız ter, kan, yara bere, pislik içindeydi. üstümdekileri bir kenara fırlatıp denize girdim. o kadar müthiş, o kadar huzur vericiydi ki. bir anda gene o adamı fark ettim, bir deniz motoruyla üstümüze geliyordu. hemen çıktım denizden. meğer bulunduğumuz yer başka bir eyalete(?) aitmiş, karada kaldığımız sürece kötü adamlar bize zarar veremezmiş. tüm esnaf, kır kahvesindeki yaşlı amcalar koruyor bizi. ve kurtuluyoruz kötü adamlardan.
sahne değişiyor. kalabalık bir metropoldeyim. aradan zaman geçmiş, sonunda geze geze izimi kaybettirmişim ama hala bir kanun kaçağıyım ve yapayalnızım. aynaya bakıyorum, daha yaralarım kapanmamış. sol omzumda, sağ dirseğimde ve alnımın biraz üstünde derin yaralar var, çok acıyor. garip bir boşluk, bir aidiyetsizlik, bir burukluk var içimde. annemin evinde gidiyorum, hoş ne annem olduğunu sandığım kadın esasında annem, ne ev annemin evi, üstelik bir de annemin yeni bir bebeği var. annem sorun çıkarmamam ve ev işleriyle bebek bakımına yardım etmem karşılığında beni eve almış. yani tam olarak bunlar konuşulmuyor ama sanki böyle garip bir anlaşma var aramızda. çok ezik, çok yalnız hissediyorum kendimi. bebek ama öyle güzel ki, sarı lüle lüle saçlı, kocaman mavi gözlü bir kız. ev de çok temiz, bembeyaz duvarlı, yerler beyaz seramikli ve açık renk parkeli, tüm mobilyalar beyaz. aşırı steril ve biraz da karaktersiz.
annem yemek hazırlıyor, yemekten sonra da gizli kapaklı ortalığı temizlemem gerektiği mesajını veriyor. boyun büküyorum, acınacak haldeyim. anlayamıyorum. o muhteşem sahil kasabasından, o zafer kazanan benden bu evdeki ezik ve sinik bene nasıl dönüştüğüm hakkında hiçbir fikrim yok. arada geçen olaylar, beni bu hale getiren süreç ne bilmiyorum. yemek yiyemiyorum, oysa çok açım ve yemekler çok güzel görüyor. ama yiyemiyorum. birkaç mesafeli, gündelik kelam geçiyor aramızda topu topu. evi toplamaya başlıyorum sonra.
daha sonra işler biraz daha karışıyor ama şimdi tam toparlayamıyorum. dedem, kaçırılan bir torun ve gene peşime düşen polislerle doluyor hikaye gene. uyanıyorum sıcacık bir öpücükle. sanırım uykumdan edildiğime hiç bu kadar sevinmemiştim.