“Uygarlık içgüdünün terki üzerine bina ediliyor.”
diyor freud, uygarlık derken modernizmi kastederek. ona göre güzelliği arama ve koruma, temizliği kollama ve rutin düzene ayak uydurma konusunda insanları güdüleyen “doğal” hiçbir şey yok. oysa bunlar modern dediğimiz dünyada çoktan bilip alıştığımız şeyler.
bunu okurken bugün bi anda bir beyin tutulması yaşadım. düşünsenize bundan çok da eski olmayan bir tarihte modernizm yoktu. modern dünya yoktu, bu değerlerin hiçbiri yoktu. insanlık dediğimiz şeyin çok uzun bir döneminde bunların hiçbiri yoktu. yani bize şimdi doğal görünen şeyler aslında son birkaç yüzyılda türetilmiş kavramlardan başkaca bir şey değil.
bir anda kendimi bir kurguda, yazılmış bir öyküde yaşar gibi, dünü ve yarını olmayan dalından kopmuş, ordan oraya savrulan bir yaprak gibi hissetmeye başladım. sanki insanlığın köklerinden koparılıp bir laboratuardaki denek hayvanı gibi bir değerler sistemine entegre edilmiş, özünü unutmuş, unuttukça da ona dönme şansı gittikçe azalmış gibi.
peki nedir acaba doğal olan? nedir acaba bizim içgüdülerimiz?
konudan konuya atlamak gibi olacak biliyorum ama mesela bu sistematik dünyanın neresinde tasarım dediğimiz şey. veya eskiden neydi? yok muydu gerçekten yoksa bir ad konmaya bile gerek olmayacak kadar doğal bir insan eylemi miydi? günümüzün özelleşmiş, tırnak içinde “elit” tasarım kavramıyla bir homo-sapiensin bir odun parçasını çok işlevli kullanması veya bir tarafını kırıp işlev vermesi arasında gerçekte ne kadar fark var?
gerçekten “doğal” olanı ayırt edemeyecek kadar mı sarıp sarmaladı acaba modern dünya bizi. biz onun en başarılı eserleriyiz belki de, çünkü bundan başka bir gerçeklik, modernden başka bir doğal kavramımız kalmamış aslında.